yönetişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yönetişim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2015 Salı

KAYFOR 13 SONUÇ BİLDİRGESİ


Selçuk Üniversitesi (SÜ) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü tarafından 15-17 Ekim 2015 tarihleri arasında Konya’da düzenlenen Kamu Yönetimi Forumu’nun (KAYFOR-13) Sonuç Bildirgesi açıklandı.
66 ilden 92 üniversite ve kurumdan 400’den fazla katılımcının yer aldığı KAYFOR-13’te 180 bildiri sunuldu. 13. Kamu Yönetimi Forumu Bilim Kurulu adına KAYFOR-13 Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mehmet Akif Çukurçayır, KAYFOR 13 Bildirgesi’ndeki kurulun tespitlerini kamuoyu ile paylaştı.
Kamu Yönetimi Formu’nda kurulun tespitleri şöyle;
1- Kamu Yönetimi reformu (merkezi ve yerel ölçekte) çağdaş yönetim yaklaşımları çerçevesinde sürdürülmelidir. 
2- Merkezi yönetim ve yerel yönetim arasındaki denge yeniden düzenlenmelidir. Yerel yönetimler kadar mülki idarenin de kamu yönetiminde vazgeçilmez işlevleri vardır; mülki idarenin işlevselliği korunmalı, görev ve yetki alanları açık bir biçimde tanımlanmalıdır. 
3- Merkezi yönetim ve yerel yönetim birimlerinin kamu hizmeti sunum süreçlerinin bütün aşamaları şeffaflaştırılmalı, izlenebilir olmalıdır. 
4- Kamu Yönetimi akademisyenleri, kamu politikalarına ve kurumlarına yön gösterebilmeleri için alan araştırmalarına özendirilmeli ve desteklenmelidir. Kamu politikalarının etkinliğinin artırılmasına katkı yapılabilmesi için kamu yönetimi akademisyenleri mutlaka politika yapım süreçlerine dahil edilmelidirler.
5- Yerel yönetimlerin özerkliği özellikle idari ve mali alanda güçlendirilmelidir. Mevcut yetki ve kaynaklar doğrultusunda şeffaflaşma ve performans denetimi güçlendirilmelidir. 
6- Avrupa Birliği hedefleri doğrultusunda kamu yönetimi birimlerinde idari kapasiteyi artırıcı çalışmalara hız verilmelidir. 
7- Avrupa Birliği’nin temel hedefleri olan insan hakları, hukukun üstünlüğü ve yüksek çevre kalitesini sağlama doğrultusunda kamu yönetimi teşkilatında idari kapasiteyi artırıcı çalışmalara yönelik eylem planlarının oluşturulması ve sürdürülmesine önem verilmelidir. 
8- Kamu kuruluşlarında insan kaynaklarının verimliliğinin artırılması konusunda yoğun bir çaba gösterilmelidir. Kamu personeli seçiminde liyakat ve nesnellik ilkeleri büyük titizlikle uygulanmalıdır
9- Kamu politikalarının oluşturulmasında katılımcı/müzakereci yöntemlerin uygulanması politikaların benimsenmesini/meşruiyetini artırıcı bir etki sağlayacaktır. Kamu yönetiminde etik yaklaşımların benimsenmesi ve önemsenmesi, kamu yararının tesisi ve meşruiyetini de sağlayabilecek bir etki yaratacaktır. 
10- Reformların sağlıklı ve eşgüdümlü işlemesi için Bakanlıklar üstü veya arası bir “reform birimi (Başkanlık, Kurul v.b adlarla olabilir)” oluşturulmalı; reform çalışmaları akademisyenler, STK’lar, özel sektör temsilcileri ile eşgüdümlü yürütülmelidir. 
11- Türkiye’nin toplumsal, yönetsel ve siyasal sorunlarının çözümü için demokrasinin, hukuk devletinin, temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi gereği devam etmektedir. 
12- Türkiye’de kamu yönetimi sorunlarının özgün araştırmalarla belirlenerek, idari kültürümüz ve gereksinimlerimize uygun reform önerilerinin geliştirilmesi amacıyla kamu kurumları ile akademisyenler arasında işbirlikleri oluşturulmalı ve ülkemizdeki akademik birikimin kamu kurumlarının kapasitelerinin geliştirilmesi için kullanımını özendirici politikalar oluşturulmalıdır. 
13- Bu yıl 13.sü düzenlenen Türkiye’nin en büyük kamu yönetimi platformu KAYFOR, kamu yönetimi sorunlarının ülke gündemine taşınması amacıyla stratejik konuların konuşulmasına olanak sağlayan geniş katılımlı toplantılarını sürdürecektir.

14 Haziran 2015 Pazar

KAYFOR-2015: KAMU YÖNETİMİNDE DEĞİŞİMİN ROTASI, ETKİLERİ VE SORUNLARI

geniş bilgi için:

http://kayforturkiye.blogspot.com.tr/

  1. NE KADAR MERKEZİLEŞME, NE KADAR YERELLEŞME?
  2. KAMU YÖNETİMİNDE GELENEKSELLEŞME, KURUMSALLAŞMA, DEĞİŞİM
  3. MÜLKİ İDARENİN SORUNLARI VE GELECEĞİ
  4. KAMU YÖNETİMİ VE DENETİM
  5. KAMU YÖNETİMİ VE ŞEFFAFLIK (Açık yönetim  (open government) vs.)
  6. KAMU POLİTİKALARI ÜRETİMİNDE PAYDAŞLAR, ETKİNLİK, SORUNLAR
  7. YEREL YÖNETİMLERİN ETKİNLİK, VERİMLİLİK, DEMOKRATİKLİK SORUNLARI
  8. KAMU YÖNETİMİNDE İDARİ KAPASİTE SORUNU
  9. KAMU YÖNETİMİNDE STANDARTLAŞMA, ÖLÇME VE DEĞERLENDİRME SORUNLARI
  10. YURTTAŞ ODAKLI BİR KAMU YÖNETİMİ MÜMKÜN MÜ?
  11. KAMU YÖNETİMİNİN BİÇİMLENMESİNDE ÜNİVERSİTELERİN ROLÜ
  12. TÜRK KAMU YÖNETİMİ ÇAĞDAŞ KAMU YÖNETİMİNİN NERESİNDE?
  13. KÜRESELDEN KOPMADAN ÖZGÜN MODELLER ÜRETİLEBİLİR Mİ?
  14. KAMU PERSONEL POLİTİKALARI VE SORUNLAR
  15. BİLİŞİM TEKNOLOJİLERİ VE KAMU YÖNETİMİ

11 Ekim 2014 Cumartesi

Mülki İdareyi Yeniden Düşünmek...

Kamu yönetimi 1980'lerden sonra "özel sektör yönetim teknikleri"nin etkisine
girdi. Özelleştirme, yerelleşme ve katılımcılık çok önemli bir paradigma değişimi meydana getirdi kamu yönetiminde.
Yerelleşme rüzgarları özellikle Türkiye'de 1980 sonrasında sert esti. Yerel yönetimler 1985 yılında yetki ve kaynak açısından çok güçlendirildi. Olması gereken buydu elbette. Çünkü, Avrupa'da yerel yönetim bütün hayatı kuşatıyor.
Fakat çok etkili bir kamuoyu denetimi var. Yetki veriliyor ama denetim de çok sıkı bir biçimde yerine getiriliyor. Bizde denetim çok sorunlu bir alan...

***
Yerelleşmede, bununla da yetinilmedi ve büyükşehir belediyeleri kuruldu. Önce Ankara, İstanbul, İzmir ve daha sonra bugün itibariyle 30 kentte büyükşehir belediyesi var.
Başlangıçta büyük kentlerin ulaşım, planlama ve eşgüdüm sorunlarını çözmesi için düşünüldü. İlk yıllarda oldukça da etkili oldu.
Fakat, büyükşehir belediyeleri kentlerin her derdine deva "sihirli kurumlar" olarak görüldü ve bir "büyükşehir tutkusu" oluştu siyasetçilerde...
Özellikle 2012'de çıkarılan 6360 sayılı yasa neredeyse yerel yönetimleri, daha doğrusu büyükşehir belediyelerini "kutsadı..."
Bu gelişmeye "aşırı doz yerelleşme" de diyebiliriz. Çünkü, 30+51 sistemi olarak da tanımladığım bu sistem bütün idari yapıyı, gelenekleri, kamu hizmeti sunum biçimlerini ve aktörlerini değiştirdi, hatta deyim yerindeyse alt üst etti.
30 büyükşehirde belediyelerin yetkileri "il sınırına" genişletildi... Bütçeleri artırıldı...
Şu anda 30 büyükşehirde hem ilçe belediyeleri, hem kapatılan beldeler, hem de kapatılan köyler çok büyük sorunlar yaşıyor...
***
Yeni sistem yalnızca yerel yönetim yapımızı sarsmadı, mülki idareyi de neredeyse etkisizleştirdi. Çünkü, özellikle kırsal kalkınma, güvenlik, eğitim, yatırım konularında aktif olan mülki idare bir anda etkisiz hale geldi.
Valiler ve kaymakamlar demoralize oldu, çünkü herşey "siyasi kimliğe sahip olan" belediyelerden soruluyor neredeyse...
***
Burada bir hatırlatma da yapmak isterim. Geçen yıl önemli bir siyasi isim bir ilimizde halka hitap ederken "seçilmişler halka hesap veriyor, vali veya kaymakam maaşını alıyor, yapıyorsa yapıyor, yapmıyorsa yapmıyor..."
Oysa bu cümlede çok büyük bir sorun var. Hemen her sistemde olduğu gibi Türkiye'de de hesap vermesi en kolay olanlar seçilmişler değil, atanmışlar...
Çünkü, hiyerarşik denetim, siyasal denetim, esnetilemeyecek yetki alanları ve görev tanımları belli olan mülki idareci "hesap vermiyor" demek gerçeklerle bağdaşan bir konu değil...
***
Evrende herşey denge üzerine kuruludur. Aşırı doz merkezileşmeden kurtulalım derken, aşırı doz yerelleşmeye yakalandık!
Ve bu aşırı doz yönetim sistemini komaya sokmadı, ama sokmak üzere...
Mülki idarenin yetkileri kesinlikle artırılmalı ve belediyeler karşısında bir denge mekanizması olarak korunmalı.
Mülki idare, devlettir... Devlet güven, tarafsızlık, eşitlik ve adalet demektir...
Belediyelerin ise ne yazık ki, yerel kamu hizmetlerini sunma görevlerinin dışında siyasi kimlikleri var... Denetimler çok zayıf... Her türlü siyasi ve ekonomik rantiye öncelenerek görevler yerine getiriliyor...
Hepsinden beteri bazı belediyelerin Türkiye ile sorunu olan terör örgütleriyle bağlantılı olduklarına dair algılar, mülki idarenin güçlendirilmesi gereğini fazlasıyla ortaya koymaktadır...
***
Son olarak...
Ne yazık ki ülkemiz çok acı günler yaşadı ve yaşıyor...
Terör örgütü kamu düzenini, birlikte yaşama iradesini ve toplumsal barışı tehdit ediyor...
Peki, ortalığı yakıp yıkan, insanları öldüren, emniyet mensuplarını şehit eden terör örgütüyle mücadele edilirken kamuoyu en çok kimin adını duyuyor?
Elbette vali, kaymakam, asker, polis gibi "atanmışlar"ın...
Atanmışlar kendilerini deyim yerindeyse ateşe atarak "kamu düzeni"ni sağlamaya çalışıyorlar...
Yerel yönetimlerin adını duyan var mı?
Aksine, 6360'la yetkileri iyice artırılan bazı yerel yönetimler Türkiye'nin toplumsal barışını ve kamu düzenini tehdit eden örgütlere doğrudan ve dolaylı destek vermektedirler...
En azından 6360 olmasaydı, Mardin iktidar partisinde kalacaktı ve bölgedeki huzuru bozan hareketlerin eli güçlenmeyecekti...
***
Bütün bu nedenlerden dolayı, hem büyükşehir yasasının ve modelinin yeniden düşünülmesi, hem de mülki idarenin yetkilerinin mutlaka artırılması gerekiyor...
Huzurumuz, güvenliğimiz, birliğimiz ve dirliğimiz daha çok mülki idareye, askere ve polise bağlı...
Bu kesimlerin moral ve motivasyonunu artıracak adımlar hükümet tarafından atılmalıdır...
Hem de ivedilikle...

24 Nisan 2013 Çarşamba

GÖNÜL ELÇİLERİ Mİ, GÖSTERİŞ ELÇİLERİ Mİ? (SOSYAL YÖNETİŞİM?)


Hani meşhur bir fıkra vardır: Devlet Senfoni Orkestrası Bayburt’a gider ve bir konser verir. Salona adeta zorla doldurulan Bayburtlulara muhabir sorar, “Konseri nasıl buldunuz” diye. Bayburtlu da o ünlü cevabını verir:Bayburt, Bayburt olalı böyle zulüm görmedi.



Gönül Elçileri (http://www.koruyucuaile.gov.tr/tr/html/1785/Gonul-Elcileri-Projesi-Hayata-Gecirildi) diye bir proje başlatılmış. İşte bu projeden dolayı da “mülki idare, mülki idare olalı böyle zulüm görmedi” desem kimse yadırgamaz herhalde.
Valilikler ve kaymakamlıklar seferberlik durumunda, sıkı bir yarış içine girmişler. Niçin? Bakalım kim daha fazla “gönül elçisi yazacak” yarışmasında birinci olmak için…
Çünkü Başbakan Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın ‘himayelerinde’ yürütülen bir proje var. Bu projenin eşgüdümünü de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin yapıyor. Bu arada Bakan Fatma Şahin en başarılı ve sempatik bulduğum bakanlar arasında, onu da not edeyim.
***
Proje önce Bakan Şahin’in Aralık 2012’de Vali eşlerini Ankara’da toplamasıyla başlıyor. Toplantıya Emine Erdoğan’da katılıyor. Vali eşleri projenin “önder” ve “yürütücüleri” olarak “görevlendiriliyor” bir anlamda… Projenin ne olduğu ve nasıl uygulanacağı konusunda bilgiler veriliyor.
Sonrasında vali eşleri de illerdeki müdür eşleriyle ve müdürlerle toplantılar yapıyorlar. Toplantıların bazılarına valiler de katılıyor. Kaymakamlar ve kaymakam eşleri de ilçelerde benzeri bir yükümlülük üstleniyorlar.
Devamında, özellikle valiler kamu görevlilerini adeta zorlayarak “bizim  ilimiz birinci olsun, daha fazla gönül elçisini biz yazalım” seferberliğine girişmişler. Gönül elçiliği gösteriş elçiliğine dönüşmüş anlaşılan…
***
Bu kadar girişten sonra “gönül elçiliği” üzerine de bir şeyler söylemek lazım herhalde. Gönül Elçiliği, özünde çok iyi düşünülmüş, ancak daha çıkış noktasında birçok yanlışla dolu bir proje. Adı dahi iğreti duruyor, olmamış. Yapılan işe uygun olmayan sözcükler kullanılmış en azından…
Bir sosyal hizmet organize ediyorsunuz ve adını gönül elçiliği koyuyorsunuz. “Gönül elçiliği” daha çok manevi bir alanı çağrıştırıyor. Mesela Mevlana’nın, Yunus’un veya Hacı Bektaş Veli’nin çağrılarında olduğu gibi… “Sosyal hizmet gönüllülüğü” farklı bir şey. Böyle de değerlendirilmeyebilir, benim de kafam karıştı. Çünkü, “gönül elçiliği”ni izah etmekte zorlandım.
Gönül Elçiliği yerine “aile dayanışması”, “sosyal yardımlaşma seferberliği”, “çocuklarımıza el uzatalım”, “kimsesiz çocukların kimsesi olalım”, “Çocuklar Bizim”, “Türkiye Gönüllüleri”, “Şehir Gönüllüleri” gibi farklı isimlendirmeler ve kampanyalarla bu iş yürütülebilirdi.
Sorunun özü burada da değil zaten, sorun uygulamadaki gösterişçilik, yozlaşma, risk ve politik kaygılarda…
***
Proje, çok doğru ve yerinde bir fikir. Sosyal yardım ve gönüllülük “vakıf geleneğimiz”de olan bir sosyal dayanışma erdeminin kurumsallaşmış hali.
Kimsesiz çocuklara ana-baba şefkati sunmak, yaşlılara, hastalara ve bütün dezavantajlı kişilere “sosyal destek” sağlamak amacıyla oluşturulmuş olan projeye kimse karşı çıkamaz, çıkmamalı…
Projenin aşamaları Bakanlığın sitesinde şöyle belirlenmiş: Koruyucu Aile, Kaliteli Yaşlanma ve Kuşaklar Arası Uyum, Engelli Hizmetlerine Erişim, Aile ve Yoksulluk, Kadın ve Güçlenme… Bu başlıklara itiraz olanağı var mı? Elbetteki, hayır!
Ama projede seçilen yöntem ve uygulama tam bir facia…
“Gönül Elçileri” projesi “koruyucu aile projesi” olarak da anlaşılıyor genelde. Kimsesiz çocuklara aile desteği sağlamak üzere yürütülüyor öncelikle. İyi de, bu ailelerin özenle seçilmesi gerekmiyor mu? Önüne gelen herkes yazılmış gibi. “Form doldur, gönül elçisi ol!” Sistemin şu an işleyiş görüntüsü bu… Hatta Bakan Şahin, e-posta ile bile gönül elçiliği için davet yazıları gönderiyor.
Türkiye’de çocuk yuvalarında kalan yaklaşık 14 bin çocuk olduğu söyleniyor. Şu an için 100 binin üzerinde vatandaş kendisini “gönül elçisi” olarak yazdırmış durumda. İsmi yazılan vatandaşların hangi işleri yaptığı ve geri dönüşlerin ne olduğu konusunda kamuoyunun aydınlatılması gerekiyor.
Devlet eliyle ve zorla “gönül elçisi” ya da “gönüllülük” olmaz, olamaz. Olursa da, “gönül” diye bir şey olmaz, başta “gösteriş” olmak üzere her türlü suistimal, suç, manipülasyon girer işin içine. Çünkü, sonuçta “koruyucu aile” seçiyorsunuz, çocukları emanet ediyorsunuz. Bu o kadar basit bir iş mi?
Kaymakam, emniyet müdürü, polis… Neredeyse bütün kamu görevlileri “gönül elçisi.” Sizce bu ne kadar sahici? Kamu görevlisi kim varsa, yapabilecekse de yapamayacaksa da bir anlamda “zorla” gönül elçisi oluyor. Çünkü, valiler böyle istiyor.
Bazı valiliklerin sayfalarında sadece memurlar ve milli eğitim mensuplarından seçilen “gönül elçileri”nin fotoğrafları yer alıyor.
Bazı illerde, evde bakım hizmeti alanlar bile kendilerini gönül elçisi yazdırıyor imiş.
Kırklareli Valiliği’nin web sayfası açılır açılmaz, “ilimizin gönül elçisi olmak ister misiniz?” sorusu çıkıyor.http://www.gonulelcileri.gov.tr/index.php?sf=basvuru&k=38 Valiliklerin bu konuda örgütlenmesi muhteşem. Ana sayfada “gönül elçileri yarışması”nın verileri yer alıyor. “En gönüllü Şehirler” başlığıyla verilmiş. Buna göre Mersin, 25.580’le birinci, Kırklareli 22.568’le ikinci ve Çorum 18.139’la üçüncü… Mersin’i bilmemde Kırklareli gibi küçük bir il için bu rakamlar müthiş… Bu rakamlar akla, mantığa, ilme, fenne aykırıdır. Bu arada İstanbul 15., Ankara 41. ve İzmir 67. sıradalar. Tablo ilginç…  Peki büyükler bu kadar isteksizken, küçük vilayetler niye bu kadar kendilerini zorluyorlar?
Ne kadar hayırseverimiz, ne kadar gönüllümüz varmış? Şimdiye kadar neredeymişler diye sormayalım da, şöyle soralım Mersin ve Kırklareli valilerimize, 20 bini aşan gönüllüleriniz şu ana kadar kimlerle ilgilendiler, onlara ne tür katkılar yaptılar? Bu insanlar hangi eğitime ve formasyona sahipler? Kimsesiz çocuklar, yaşlılar, hastalarla iletişim kurma yetkisi alan bu kişiler ne kadar güvenilir? Hangi aşamalardan geçtiler?
Gönül elçilerinin aylık faaliyet raporları da hazırlaması gerekiyor.http://www.gonulelcileri.gov.tr/GirisModulu/fckeditor/userfiles/faaliyet_raporu_formu.pdf
Bütün valiliklerin web sayfalarında şu ifadeyle başlayan sunum yazıları var: “Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın himayesinde gerçekleştirilen “Gönül Elçileri Projesi” Sayın Valimizin eşi…”
Böyle tanıtılınca proje, “yapmak mı, yapmamak mı ikilemi”nde zor bir durum ortaya çıkıyor. Valiler ve eşleri yaptıkları toplantılarda sanıyorum, “Gönüllü gönülsüz, aman Ankara’ya karşı mahcup olmayalım” diye diğer kamu görevlilerini sıkıştırıyorlardır. Bir çeşit “gönül elçileri” konulu mobbing de denebilir mi bilmiyorum. Çok zor bir iş gibi geldi bana…
***
Belediye Yasası’nın 77. Maddesi “Belediye hizmetlerine gönüllü katılım”, İl Özel İdaresi Yasasının 65. Maddesi “İl özel idaresi hizmetlerine gönüllü katılım” olarak bu hizmetleri düzenlenmiş. Her derde ilaç en büyük yerel yönetim birimi, hatta bölge yerel yönetimi yapılan büyükşehir belediyelerinin yasasına nedense bu hizmet konmamış. Belediye ve il özel idaresi yasalarında bu düzenleme olduğuna göre bırakın bu işleri belediyeler organize etsin öyleyse.
Batıda bu işleri belediyeler organize eder, belirli eğitim süreçleri ve yükümlülükleri vardır. Gönüllülük (voluntarism) çok önemli bir kurumdur, Batı sosyal, yönetsel ve siyasal süreçlerinde… Ama yöntemi bu değildir. STK’lar ve belediyeler öncülüğünde yürütülen sosyal sorumluluk projeleridirler…
Gönül elçisi uygulamasında, mevcut sisteme kayıt olanların ihtiyaç sahipleriyle eşleştirilmeleri konusunda objektif kriter, yol haritası, kılavuz veya yönteme dair hiçbir mevzuat yoktur. Her vali veya kaymakam kendi inisiyatifi ve mecburiyetiyle kendisine göre çalışma yapıyor. Örneğin, sisteme giriş yapan kişiler süzgeçten geçiriyor, muhtarlık veya çevreden ilgili kişi araştırılıyor. Tanınan, bilinen, kendisinden de emin olunan bir kişiyse, ikamet ettiği yere göre öncelikle Vakıflardan faydalanan ihtiyaç sahipleri arasından Vakıf heyeti seçim yaparak eşleştirmede bulunuyor. Hatta ihtiyaç sahibini gönül elçisinin seçmesine olanak da sağlanıyor.
Ancak, genelde uygulamada büyük kuşkular var... Gönül elçisi veya ihtiyaç sahibinin eşleştirilmesinde çok duyarlı olunması gerekiyor. Aksi halde, ‘gönül elçisi’ değil ‘suç elçisi’ üretilebilir. Önemli toplumsal sorunlar ortaya çıkabilir; emniyet ve asayiş olaylarının içinde, daha önce sıkça duyulan sahte aile hekimi, sağlık personeli, kamu görevlileri bölümüne sahte ‘gönül elçisi’, dolayısıyla suçlular eklemlenecektir. Kaldı ki, halen değişik yardım kuruluşlarından geldiklerini iddia ederek, yardım yapacaklarından bahisle masum vatandaşı dolandıran asayişi bozan suçlular mevcuttur.
Bu bakımdan ince eleyip sık dokumalı, abartılı rakamlar peşinde koşulmamalı; gönülden ve  samimi duygularla bu işi yapabilecek kişilerle gönüllülük topluma yayılmalıdır.
***
Bu proje, gösterişe dayalı bir PR çalışması olarak da değerlendiriliyor. Eğer öyle ise, politikacıların PR çalışmasının eziyeti, neden mülki idare amirlerinin sırtına yükleniyor.
“Seçilmişler”, her şeyin en iyisini ve doğrusunu yapıyor madem, bırakın bu işi de belediyeler yapsın.
Acaba şöyle bir anlayıştan olmasın?
“Seçilmişler, istediklerini yaparlar; atanmışlar emredilenleri.” Bu yüzden mi, bu zor ve çetrefilli iş, “atanmışlara” yani devlet memurlarına/temsilcilerine yüklenmiş…
Özellikle valilerin, “yapılamayacak olan işlere, yapılamaz  sayın Bakanım” diyebilmeleri gerek. Varsın Ankara’da “merkez valiliği” ile ödüllendirilsinler. “Başbakanımızı seviyorsanız süt için” diyen vali örnekleri iyi örnekler değildir. Bu tür söylemleri genelde politikacılar kullanır. Valilerimizin tamamını tenzih ederim, ama bu tür davranışlar genç meslektaşlar için doğru örnekler olamaz…
Hatalıysam ve bu konuda söylemek istedikleriniz varsaakifcukurcayir@gmail.com’a yazınız lütfen…