5 Ağustos 2016 Cuma

ENTRİKACI, TÜCCAR ve AHLAKSIZ AKADEMİSYENLİK


Prof. Dr. M. Akif ÇUKURÇAYIR
(Bu yazı bir sene önce yazılmıştı. Kader anı buymuş demek ki...)
Bu yazı, işini liyakatle yapmaya çalışan ve yüreğiyle benimseyen, mesleğini kutsal bilen, kibir budalası olmayan akademisyenlere ithaf edilmiştir…

Bir ülke beyin takımının yani akademik dünyasının performansıyla ancak gelişmiş dünyayla rekabet edebilir. Ne yazık ki, oldukça negatif bir akademik profilimiz var... Ve elbette göğsümüzü kabartan isimlerimiz de var, bilinen ve bilinmeyen...  Prof. Dr. Gazi Yaşargil, Prof. Dr. Halil İnalcık (Allah rahmet etsin), Prof. Dr. Mustafa Öz, Prof. Dr. Aziz Sancar ve benim için elbette Prof. Dr. Ruşen Keleş gibi isimler veya onların izinde olanlar da akademik dünyanın olumlu ve gurur veren yüzleri… Ve zaman zaman yurt dışında ve yurt içinde çok önemli buluşlara imza atan, çok önemli araştırma merkezlerinin başında olan, millet olarak gurur ve onur duyduğumuz akademisyenler…
***
Ben mi karamsarım, bilmiyorum.
Genel durum çok iç açıcı değil, çünkü genel olarak kurumsallaşma, standartlaşma, sistemleşme, liyakat sorunları akademik dünyanın da sorunu… Ölçme, değerlendirme, ilerleme süreçlerinde çok önemli sıkıntıların olduğunu akademik dünyanın içindekiler de dışındakiler de çok iyi bilmektedir.
Patolojik durumlar ne yazık ki fazla. Fazla derken “tekil” gözlemlerden söz ediyorum. Aslında bunları “genellemek” de, bilimsel yönteme çok uygun değil. Ve fakat “içeriden gözlem” ve “dışarıdan gözlem” de bir yöntem olduğuna göre, deneyimlerden ve gözlemlerden yola çıkarak bazı değerlendirmeler yapmak, haksızlık olmasa gerek. Zira 25 yıldır akademisyenlik yolundayım, üniversiteleri ve akademisyenleri az çok içeriden ve dışarıdan gözlemle tanıma olanağı bulduğumu düşünüyorum…
***
Üniversitelerin işleyişinde belirli birimler ve süreçler vardır. Üniversitelerde dekanlıklar, yüksekokul müdürlükleri, bölüm başkanlıkları, anabilim dalları  vardır. Bu akademik birimlerin görevleri, ders programlarının ve akademik etkinliklerinin yürütülmesi ve eşgüdümünü sağlamaktan ibarettir…
Ama bazı akademisyenler için bir anabilim dalı başkanlığı veya bölüm başkanlığı “krallıkla” eşdeğerdir, onların “varlık nedenidir…” Bu tür görevleri elde etmek için “bir kısım akademisyenler”, rakip ve engel gördükleri “öteki akademisyenler” için senaryolar yazarlar… İnsanlıkta, akademisyenlikte, hukukta alt edemediklerini çamur yapıştırarak alt etmek için türlü entrikalar geliştirirler. Maşalar, maşaların maşası minikler, her türden zavallı muhteris işbirlikçiler (bir taraftan akademisyenlik (!) bir taraftan ticaret yapan, ama mesela hiç ders bile yapmayan türden), ne yapıp edip bin türlü senaryoyla bulunan ve bir takım iftira, yafta ve yalanlara inandırılan güçlü kanallar bu senaryoları besler ve çamurculuk mesleğinde ayriyeten bir profesyonellik elde edilmiş olur… Yerle bir etmek istedikleri; nefretle, kinle ve öfkeyle baktıkları kadrolar veya ideolojiler, söz sahibi olunca hemen onların yanında yer almak, onlardan nemalanmak entrikacıların sıradan işi oluveriyor... Her dönemin adamı olmak, özel yetenek gerektiriyor…
Teşbihte hata olmaz; bu tür insanlar sanki bu dünyaya “özel kişiler” olarak gelmişlerdir. Anabilim dalı ve bölüm başkanlıkları, dekanlıklar veya bilumum “koltuklar” onlar için olmazsa olmaz “ilahi armağanlar”dır… Bazı akademisyenlerin tapındığı koltukların adı anabilim dalı başkanlığı veya bölüm başkanlığıdır… Faciaya bakar mısınız? Ya kendileri ya da “lütuflarına boyun eğmiş kifayetsiz muhterisleri” mutlaka ama mutlaka bu işleri yapmalıdırlar… Aksi halde, batsın bu dünya… Ve gelsin türlü türlü entrikalar… 
Bu yolda sermayeleri: İftira, yafta, entrika, yalan…
Genel olarak bırakın, bilimsel alanda yenilikler (patent, esaslı bir fikir vb.) yapmayı, güncel literatürü bile izleyemeyen geniş bir “akademisyen” kitlesi mevcuttur.
Bu yüzden “akademisyenlik” ek işi değil, esas işi olmalı bir akademisyenin… “Entrikacılık, konjonktürel fırsatçılık, paragözlük, toplumsal sorunlara duyarsızlık, yayınlarda taklitçilik, başkalarının adının yanına adını iliştirme ve durumu idare etme vb” hastalıklar çok ne yazık ki…
Olması gereken: Türkiye’nin uluslararası alanda akademik başarısına katkı sunabilen akademisyenlerin sayısının artması… Bu ülkenin ve bu milletin yalnızca bilimsel yöntemin zorunlu kıldığı tarafsızlık/nesnellik ilkesini rehber edinen akademisyenlere ihtiyacı var, eyyamcılara, entrikacılara değil…
***
Akademik birimler nedir ne değildir?
Nesnel ölçütlerle ve evrensel birikimle bilgi üretme ve yayma mekanıdır.
Ticarethane değildir…
Öğrenciyle kitap alışverişi yapma yeri değildir… Akademik birimlere pos makinesi koyup para tahsil etme yeri değildir… Tüccar akademisyenlik. Gelsin villalar, arsalar, dükkanlar...
Araştırma görevlilerine ve öğretim üyelerine “mobbing” yapma yeri değildir…
Kendini derin göstererek, devletin kurumlarının adını kullanarak rant elde etme yeri değildir…
Bulunduğu konumu kullanarak, öğretim elemanlarını aşağılama, hakaret etme, kimlik ve kişiliklerini ezme yeri değildir…
***
Astlarına “sen kimsin” diye efelenme vesilesi değildir, akademik ünvanlar ve makamlar...
“Jürilerinizde, mesela doçentlik sınavlarında karşınıza çıkarım” deme yeri değildir…
“Hepinizin varlık sebebi benim” iddiasında bulunulacak bir yer de değildir…
Öğrencilere not karşılığında anket formu dağıtarak, bilimsel (!) makalelere çevirme yeri de değildir…
Bir “mevsimde” (28 Şubatta) asistanlarına “eşlerinizin başını açtıracaksınız. Eşleriniz çalışmasa da, ev hanımı da olsa kurumla özdeşleşeceksiniz. Eşi başı kapalı olan akademisyen istemiyorum” diyeceksiniz…
Selamla kendisinin yanına varanlara “ne selamı, dinci misin sen” demek; diğer mevsimde de (günümüzde) “zamanın ruhuna” çabucak uyum sağlayarak başörtüsü sevdalısı olmak, muhafazakar değerlerin aşığı  olmak değildir akademisyenlik; “neysen o olmaktır…” Bir dönem aynı yöneticilere veryansın eden, ama sonra şartlar değişince “taparcasına” övgüler dizen bir karakterden Allah’a sığınırım…
***
Kendisini “putlaştıranların” yapacağı iş değildir, akademisyenlik… DEVLETİN kurumlarını, “babasının tapulu mülkü” zanneden çok sayıda akademisyen var ne yazık ki… Oysa hepimiz faniyiz… Bu yolculuğa birlikte başladığımız birçok arkadaşımız rahmetli oldu, göçtü gitti bu alemden… VE devlet kurumları, milletindir kimsenin tapulu mülkü değildir… Özellikle devlet üniversitelerinde çalışan akademisyenler de maaşını kamu bütçesinden alırlar ve kamu adına iş yaparlar…
Kadim insanlık kültürüdür ve bizim kültürümüzün de temel değerlerindendir: İnsan bilgi sahibi oldukça “bilmediğinin ne kadar çok olduğunu” görerek tevazu sahibi olur, kibir ve gurur bataklığına gömülmez…
***
Daldan dala atlıyorum ama...
Evet ne yazık ki; Nadir de olsa bazı akademisyenlerin, akademik birimlerde herhangi bir konumu elde etmek için yapmadıkları kalmıyor… Çarşaf çarşaf gazetelere bile yansıyor…
Kendi kirli amaçları için, “her alanlarda erdem tüccarlığı” ambalajlarıyla ortalığı ayağa kaldırıyorlar, yazdıkları çamur senaryolarda Stockholm sendromluları kullanıyorlar… Adam “profesör” olmuş, her fırsatta öbür profesöre (hocasına) küfrediyor, beddua ediyor, demediğini bırakmıyor. Sonra kendince bakıyor ki, tekrar bu küfrettiği adamın mevsimi geliyor. Hiçbir sorun yokmuş gibi gidip kucağına oturuyor (çok özür diliyorum) ve beraber proceler yapıyorlar, kol kola geziyorlar.

Adam profesör olmuş, iki sözcüğü bir araya getirip bir cümle kuramıyor; akşama kadar selam verdiği herkese kelimenin tam anlamıyla "ürün pazarlıyor, ticaret yapıyor", ama profesör...

Ah, bir aynaya baksalar… Herşeyden önce “devletin verdiği maaşı hak etmemek” kadar büyük bir ahlaksızlık, büyük bir vebal var mı?
“Milletin emanet ettiği öğrenciyi yetiştirme kaygısı gütmek” yerine öğrenciyi “ticari bir meta” olarak görmek nasıl akademisyenlik olabilir? 
Akademisyenliğiyle, örnek duruşuyla var olmanın eşsiz güzelliği varken, entrikacılıkla kendini ve çevresini yoran bir insan (!) olmak, kendi hayatını da Cehenneme çevirmek anlaşılabilir bir şey değil…
***
“Akademi” yani “üniversite” toplumların/ülkelerin lokomotifidir…
Üniversiteler araştırmanın, erdemin, emeğin, adaletin, nesnelliğin, gelişmenin, yenilikçiliğin, üretkenliğin, özgür ve eleştirel düşüncenin mekanıdır…
Ülkenin akademik kadrosu ne kadar üretken, nesnel ve nitelikli ise, ülkenin sorunlarına çözüm üretebilmesi de o kadar kolaylaşır!
***
Türkiye artık akademik dünyayı da sorgulamak ve akademik çevreyle de yüzleşmek zorunda… Sadece fetö gibi terör yapılarıyla değil, işini yapmayan asalak akademik çetelerle de yüzleşmek durumunda...
Yirmi yıl, otuz yıl bölüm başkanlığı, anabilim dalı başkanlığı ve hatta dekanlık vb görevleri yapanlara kimse sormuyor, “ne ürettin, ne yazdın, kaç kişi yetiştirdin, ulusal ve uluslararası hangi akademik performansı sağladın?”
Evrensel ölçütlerde akademisyenlik mi, klasik Şark kurnazlığı ve çıkar işbirlikleriyle toplumu aldatmak mı?
Öğrenciyi ve akademisyenleri “ticari meta” olarak kullanmak mı?
Akademisyenlerin öğrenciye “ne verdiği” mutlaka araştırılmalı, nesnel performans kriterleri getirilmelidir…
Ömür boyu akademisyenlik yapan, işgal ettiği konumu yalnızca ticari amaçları için kullanan çok sayıda tüccar akademisyen olduğunun sanırım herkes farkında… “Hanedanlık” durumları da oldukça yaygın. Üniversitelerin farklı birimlerinde sınavlarını hakkıyla geçerek “akraba” olarak çalışmak elbette herkesin Anayasal hakkıdır, kimse bir şey diyemez. Ama aynı alanda “hukuki” olmasa bile “etik” sorunlar ortaya çıkabiliyor… Mesela aynı soy ismi taşıyan iki akademisyenin (karı-koca), üç kişilik veya beş kişilik jüride ikisi birden yer alırsa ne olacak? Yükseklisans veya doktora sınavlarında böyle bir durumun olması durumunda, hangi nesnellikten söz edilebilir? Hukuki olan, etik midir?
YÖK bu tür durumları da etik yönetmeliğine dahil etmeli bence…
***
Nesnellikle, bilimin ve etik değerlerin ışığında ve kamuoyunun önünde “adıyla ve sanıyla”  var olan; etrafına Stockholm sendromluları toplayarak, şantajla montajla, düzmece vaadlerle insanların emeklerini çalmayan;
Yalnızca öğrencisine, topluma, ülkeye ve insanlığa birşeyler verebilme derdinde olan; ülkesinin temel değerlerini ülkü edinmiş akademisyenlere ihtiyacı var bu ülkenin…
Ülkesine, yöneticisine, politikacısına, kanuna ve nizama, cari hukuk sistemine “menfaat” için değil, “öyle olması gerektiği için”, "demokratik yurttaşlık" nosyonuyla ve “yurttaşlık görevi” gereği saygı gösteren, hukukun üstünlüğüne inanmış bilim adamlarına ihtiyacı var bu ülkenin…
Her devrin ispiyoncusu, iftiracısı, karanlık ismi olmayan, “sahici” akademisyenlerin sayısının artması gerekiyor…
Atatürk’ün “Vatanını en çok seven, işini en iyi yapandır” sözünü rehber edinen akademisyenler oldukça fazla…
İşini liyakatle yapan bütün meslektaşlarımı yukarıda saydığım patolojik hallerden tenzih ediyorum.
***
Kendime gelince…
"İlim kendin bilmektir" sırrınca düşe kalka ilerlediğim akademik güzergahta kendimi anlamaya, evrendeki koordinatlarımı keşfetmeye çaba gösteriyorum. Milyarlarca insan döküldü mezarlıklara, milyarlarcası daha dökülecek. "Baki kalan şu kubbede", birilerinin yüzünde bir tebessümün, güzel bir anının, insanlığa dair izlerin sebebi olabilmek... Ah, ihtiyar dünyaya bırakabileceğimiz, en önemli öykümüz olacak...
Hatalarımdan arınarak, var olmanın dayanılmaz güzelliğini keşif yolculuğuna devam etmek istiyorum. Bana verilen bu yaşamı, bu yorgun ve talihsiz coğrafyada anlamladırmak istiyorum...
***
Alev Alatlı’nın deyimiyle “malumat istifçiliği” yerine, “Bana yapılmasını istemediğimi, başkalarına yapılsın istemiyorum. Ama karşılıklılık istiyorum. Kötülüğü iyilikle karşılamak istemiyorum, çünkü o zaman iyiye vereceğim şey kalmıyor. İyiliği iyilik, kötülüğü adalet karşılasın istiyorum. Bayağılığı değil, yüceliği ululamak istiyorum.”

“Eleştirdiğim şeyleri” yapmamak için özen gösteriyorum… Bütün mücadelemi kaybedebilirim. Zira hiçbir zaman iblisin yöntemlerini kullanmadım.
Ancak, her bir gün dünya hayatından geri sayım olduğuna göre, dünyadaki her türlü makamı, mevkiyi, mahkemeyi aldatabilenlerin Allahın mahkemesini aldatamayacağına olan inancım tamdır. 
İşte o mahkeme her yeni gün daha yakın… Orada mahcup olmamak için çırpınıyorum…
Eğer eleştirdiklerimi kendim yaparsam da, herkesin eleştirisine ve uyarısına açığım…

Ama; Uygarca ve saygı dolu bir iletişim ve etkileşimle…

25 Şubat 2016 Perşembe

OSMANLININ YIKILIŞINDA EYALET YÖNETİMİNİN ROLÜ VE GÜNÜMÜZDE “BÖLGECİLİK” PROPAGANDASI

Gelişmiş demokrasilerle, öteki devlet düzenleri arasındaki temel fark kurumsallaşma ile ilgilidir. Gelişmiş demokrasilerde kurumsallaşma ve hemen her alanda sistematik iş ve işleyiş süreçleri hakimdir. Güvenlik ve esenlik içerisinde yaşamak bir toplumun, ülkenin ve devletin edinmesi gereken en değerli amaçtır. Bunun için de tarihin iyi çözümlenerek dersler çıkarılması gerekiyor. Çünkü, tarih defterinde kalan acı deneyimler büyük maliyetlerle yaşanmıştır. Osmanlı bizim için övünç kaynağıdır; iyi ve kötü yönleriyle mazimizdir… Fakat, Osmanlı devlet düzenini doğru analiz etmede çok büyük sorunlar yaşıyoruz. Osmanlı bilinen tarihiyle 1299’da kuruldu, 1600’e kadar “yükseldi”, genişledi, geniş coğrafyalara hükmetti… Osmanlı, gelmiş geçmiş en büyük üç imparatorluktan biriydi. Roma, İngiliz ve Osmanlı, dünya tarihinin en büyük üç imparatorluğu olarak kabul ediliyor… Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu, Afrika’da Osmanlı’nın bizzat yönettiği veya etkisi altında olan coğrafyada Osmanlı sonrasında 50 kadar devlet kurulmuştur. Bu muazzam bir etki alanıdır ve Osmanlı’yla olan duygusal bağlar (sevgi ve bir kısım milletlerde nefret) bugün de devam etmektedir ve Osmanlının hayaleti hep üzerimizde dolaşmaktadır.
Osmanlı, 1600-1699 arasında çok bilinen adıyla “duraklama” devrini yaşadı. Bu devirde bile, Osmanlı öyle acılar yaşadı ki bir nebze olsun huzur ve güvenlik içerisinde olamadı. Genç Osman adıyla bilinen 2. Osman’ın katledilmesi, Osmanlıda ilk kez kendi padişahını katleden bir kirli/derin statüko grubu ortaya çıkardı. Ve padişahın bile canını koruyamadığı bir süreç başladı. Padişah 4. Murat ve Köprülüler adıyla bilinen “kudretli vezirler” dönemini hariç tutarsak, 1600-1699 arası Osmanlının çok ağır travmalarla karşı karşıya kaldığı, bunaldığı bir dönem olmuştur. Genç Osman’ın katledilmesi, padişahların tahttan indirilme girişimlerinin artması (Mesela Sultan İbrahim’in boğdurulması), “valide sultanların” Osmanlıda etkisinin yükselmesi, Viyana kuşatmalarının başarısız olması, Celali isyanları gibi iç isyanların artışı ve İran saldırıları Osmanlıyı bir hayli yıpratmıştır.
Osmanlıyı Fatih, Yavuz, Kanuni veya 2. Abdülhamit’ten ibaret görmek büyük bir yanılgıdır. Nitekim 1699’dan 1922’ye kadar Osmanlı deyim yerindeyse canını kurtarmak için, tabaasının güvenliğini sağlamak ve “mevcut coğrafyayı” korumak için savaşmıştır. Neredeyse 200 yıl Ruslarla savaş yaşanmıştır. Purut Savaşı ve 93 Harbi arasında Rusyayla olan savaşlarda, çok büyük kayıplar verilmiştir. Bu savaşlar devam ederken Osmanlının eyalet/bölge yöneticileri de isyan başlatmıştır.
1789 Fransız Devrimi ile birlikte Osmanlıda da bir devrim gerçekleşmiştir. Osmanlının yeni padişahı 3. Selim “eski yönetim referansları ve kurumları” ile Batıyla baş edilemeyeceğini görmüş, Batıyı tanımak ve yeni kurumlar oluşturmak için harekete geçmiştir. Sultan 3. Selim tahta çıkmış ve “statüko” ile devam edilemeyeceğini görünce Nizam-ı Cedid adı altında yeni bir ordu ve yönetim yapısı geliştirmiştir. Ancak, ne yazık ki bu devrimin bedelini 3. Selim canıyla ödemiştir. Yeniçeriler 3. Selim’in kurduğu ordunun başarısından (Napolyon’u Akka’da bozguna uğratan ordu) rahatsız olmuş, isyan başlatmışlar ve 3. Selim’i katletmişlerdir (1808).
3. Selim’den sonra eyalet sistemi, Osmanlı için tam bir baş belası haline geldi. Eyalet sistemi ya da bölge yönetimi Osmanlıda yaygın bir uygulama örneğiydi. Hem Ortadoğu hem de Balkanlarda eyalet beyleri veya valiler bulunmaktaydı. Ve bu “eyalet yöneticileri” Osmanlının yıkılış sürecinde baş rolü oynamışlardır; Ruslardan, Sırplardan, Rumlardan ve sair unsurlardan daha fazla Osmanlıya darbe vurmuşlardır.
Tekrar altını çizmek gerekir ki; eyalet/bölge sistemi Osmanlının felaketi olmuştur. Mısır, Habeş, Bağdat, Basra, Yemen, Tunus, Cezayir, Trablus, Rumeli, Budin, Anadolu, Karaman, Dulkadir, Sivas, Erzurum, Diyarbakır, Halep, Şam gibi eyaletlerin bir kısmından yıllık vergi alınırken, bir kısmında da dirlik (zeamet) sistemi uygulanırdı.  Osmanlı'nın kuruluş, yükseliş ve duraklama yıllarında etkili olan eyalet sistemi, 1700'lü yıllardan itibaren çözülmeye başlamış ve bozulan ordu ile birlikte Osmanlı'nın felaketi olmuştur. Osmanlı, sistem olarak bu yıllardan itibaren hem orduyla büyük sorunlar yaşamış, hem de eyalet yönetimlerinin başında olan ayanlarla sıkıntılar artmaya başlamıştır. Osmanlı'nın küçülmeye başladığı bu süreçte, “Osmanlı'yı eyaletler yıkmıştır” demek hiç de yadırganmamalıdır.
Balkanlarda Tepedelenli Ali Paşa (Arnavutluk) ve Ortadoğu’da Kavalalı Mehmet Ali Paşa (Mısır), 1800'lü yıllarda çıkardıkları isyanlarla Osmanlıyı perişan etmişlerdir. Tepedelenli ile diğer ayanlar Balkanlar'da Osmanlı'yı fena hırpalamıştır. Üçüncü Selim'in ölümü de ayanlarla yeniçerinin işbirliği sebebiyledir. Tahta geçen II. Mahmut (altı binden fazla yeniçeriyi öldürterek, Yeniçeri Ocağı'nın varlığına son vermiştir) ayanların çoğunu ortadan kaldırıp yerine resmi görevliler atasa da özellikle Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile baş edememiştir. Fransızların yardımıyla güçlenen Kavalalı, Osmanlı'ya isyan etmiş ve çok başarılı olmuştur. Konya ovasında Sadrazam'ın ordusunu yenen Kavalalı'nın ordusu Kütahya'ya kadar gelmiştir. Ne hazindir ki, Rusya'yla savaşan Osmanlı, Kavalalı'ya karşı Rusya'dan yardım istemiş ve Kavalalı ile Kütahya'da anlaşmak zorunda kalmıştır. 1839'da Kavalalı'nın ordusu Nizip'te Osmanlı ordusuna öldürücü darbeyi vurmuştur. Kavalalı'nın işini Abdülmecid döneminde Avrupa devletleri bitirebilmiştir.
Osmanlı hem Balkanlar'daki hem de Mısır'daki eyalet yöneticileriyle uğraşırken Rumlar ve Sırplar bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu tarihten itibaren Osmanlı'da merkez hızla çökerken 1839'dan itibaren Osmanlı yoğun bir biçimde Avrupa etkisine girmiş ve Osmanlı yönetimi “elçilikler”in baskısından kurtulamamıştır. Bu yıllar İngiliz, Fransız ve Rus elçilerin Osmanlı üzerinde etkin nüfuz kullandığı yıllardır. 1839 sonrası yerel yönetimlerin temelini atan Osmanlı yönetimi, 1860'lı yıllardan itibaren eyalet sistemini terk ederek “vilayet sistemi” için nizamnameler çıkarmaya başlamıştır. İlk başarılı uygulama da Tuna vilayetinde Mithat Paşa ile gerçekleşmiştir. Mülki idarenin kurumsallaşması ve bugüne gelişinin temellerini Tanzimat sonrasında aramak gerekiyor. Her devlet için bir “yönetim geleneğinin” olması, sistemin başarısı ve sürdürülebilirliği için temel ve olmazsa olmazdır. Bu nedenle yerel yönetimlerle birlikte mülki idarenin de işlevselleşmesi ve etkinliğini koruması kamu düzeni ve kamu yararı açısından gerekli olduğu gibi; geleneksel kurumları olan güçlü devlet algısı açısından da çok önemlidir.
Balkanlar 1830'lu yıllardan itibaren elden çıkmaya başlamış ve ‘93 Harbi (1877-1878) Osmanlı'nın Balkanlar'ı tamamen kaybettiği bir savaş olmuştur. ’93 Harbi Osmanlının hem sağ kolunu hem de sol kolunu kaybetmesine neden olmuştur. Balkanlarda ve Doğu’da büyük toprak kayıpları yaşanmış, düşman kuvvetleri İstanbul’a kadar gelmiştir. 2. Abdülhamid’in Rus Çarı ile yaptığı “ağır” anlaşmayla, Osmanlı varlığını devam ettirebilmiştir. Anlaşmanın bazı maddeleri:
1.   SırbistanKaradağ ve Romanya tam bağımsızlık kazanacak ve sınırları genişletilecek.
2.   Bulgaristan Prensliği kurulacak, Prensliğin sınırları Tuna'dan Ege'ye, Trakya'dan Arnavutluk'a uzanacak.
3.   Bosna-Hersek'e iç işlerinde bağımsızlık verilecek.
4.   KarsArdahanArtvinBatumDoğubeyazıt Rusya'ya verilecek.
5.   Teselya Yunanistan'a bırakılacak.
6.   Osmanlı Devleti Rusya'ya 30 bin ruble savaş tazminatı ödeyecekti.
Bundan sonra da II. Abdülhamit'in başarılı siyasetine rağmen Osmanlı dikiş tutturamamıştır. Merkez gücünü kaybedince, çevre kendi güçlerini üretmiş ve Osmanlı yönetimi çevredeki bu güçleri denetleyememiştir. İttihatçılar içinde Prens Sabahattin, eyaletçi bir yaklaşımla adem-i merkeziyet düşüncesini savunmuştur. Ancak, Avrupa'nın uluslaşma süreci gölgesinde bu yaklaşım ütopik kalmıştır. Ulus devlet fikrini hayata geçirmek isteyen İttihat Terakki de başarılı olamamıştır. İttihat ve Terakki maceracılığıyla Osmanlıyı I.Dünya Savaşı’na sokmuş ve yıkılışı hızlandırmıştır. Nihayet Atatürk’le birlikte köktenci bir değişim yaşanmış ve modern Türkiye ortaya çıkmıştır.
***
Cumhuriyet döneminde birçok yönetim reformu gerçekleştirilmiştir. En kapsamlı reformlardan birisi 2003 sonrasında AK Parti iktidarı tarafından gerçekleştirilmiştir. Fakat yönetim sorunlarımız ve sistem arayışımız halen devam etmektedir. 30 Mart 2014’ten sonra uygulanmaya başlanan “yeni büyükşehir modeli” hem mülki idarede hem de yerel yönetimlerde köklü değişikliklere neden olmuştur. 30+51 sistemi olarak nitelendirilebilecek olan yeni sistem, hem mülki idarede hem de yerel yönetimlerde “iki farklı sistem” uygulamasına yol açmıştır.
Yerel yönetimler güçlü olmalıdır. Ancak, denetim ve gözetimle birlikte güçlü olmalıdır. Bugün güçlü yerel yönetim argümanını seslendiren ve bölücü siyasete destek olan çevrelerin, “yerel yönetimlerin güçlenmesi” amacı taşıdıklarını düşünmüyorum. Yeni düzenlemeyle birlikte mülki idarenin zayıflaması, büyükşehir belediyelerinin olağanüstü güçlenmesi ve belediyeler üzerindeki denetimin zayıflaması ülke güvenliğini tehdit eden terör gruplarıyla bazı belediyelerin birlikte hareket etmesi gibi bir sonuç doğurmuştur. “Adem-i merkeziyet, demokratik özerklik, bölge yönetimi, federal sistem, öz yönetim ve son olarak eyalet yönetimi” tartışmaları, Güneydoğu sorunun bir parçası haline gelmiş durumdadır. Ancak tartışmalar ne yazık ki, doğru zeminde yapılmamaktadır.
***
Güneydoğu sorunu, etnisite sorunsalı, “barış/çözüm süreçleri” gibi bir yığın sorun eşliğinde, yerel yönetim ve bölge yönetimi tartışmaları gündemden hiç düşmüyor. Bugünlerde de “hendekçi belediyecilik” taraftarları sürekli olarak “öz yönetim” adı altında bölücü ve ayrıştırıcı bir amacı gündeme getiriyorlar. Ne yazık ki bu tartışmalara, rasyonel gerçekliklerden ve tarihi deneyimlerden ders alamayan muhafazakar, solcu, liberal vs. birçok kişi Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı gerekçe göstererek zaman zaman “bölgeselleşme” eğilimlerini yadırgamayan söylemlerle katkıda bulunabiliyorlar.  Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı, öncelikle yapılacak “özerklik” düzenlemelerinin ülkenin mevcut hukuk düzeni ile “çelişmemesini” özenle vurgulamaktadır. Kimse bu şartın arkasına sığınarak hendekçi-ayrılıkçı yerelleşmenin nihai amacı olan bölgesel yönetimi dayatarak, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünü riske atacak bir durumu savunamaz.
Bugün 6360 sayılı büyükşehir düzenlemesiyle ortaya çıkan yeni büyükşehir modeliyle, son üç senedir önemli tartışmaların odağında yer alan “bölge/eyalet” yönetimi, Osmanlı deneyimleri göz önünde bulundurularak incelenmelidir. Türkiye özenle bölgeselleşme ve bölgecilik eğilimlerinden uzak durmalıdır.
Üç sene önce bu konuyla ilgili olarak şunları yazmıştım:
Kasım 2012'de büyükşehir belediyeleriyle ilgili çıkarılan 6360 sayılı yasa, gereksiz bir biçimde mülki sınırlarla belediye sınırlarını eşitledi ve bir biçimde bölge yönetimini çağrıştıran bir yapı ortaya çıktı. Barış süreci inşallah Türkiye'nin birliğine, dirliğine ve halkın beklentilerine uygun bir biçimde sonuçlanır. Bu süreç, bir umut sürecidir. Bütün soru işaretlerine karşın, umutlu olmak zorundayız. Ancak, nüfusun büyük çoğunluğunun yoksulluk sınırında olduğu, demokrasi kültürünün son derece yetersiz olduğu bir ülkede “eyalet yönetimi”nden söz etmek çok büyük riskler taşıyor. Vilayet sistemi yani mülki idare sistemi zayıflatılmamalıdır. Yerel yönetimler güçlendirilmelidir. Ancak, mülki idare birimleri de güçlü bir “denge mekanizması” olarak korunmalıdırlar. “Osmanlı'da eyalet vardı” önermesi ile yola çıkmak, çok yanlış yerlere götürür.”
Bugün geldiğimiz yer neresi? Devletin, hükümetin, toplumun bütün iyi niyetli ve toleranslı yaklaşımları “güçlü yerel yönetim” olarak değil; kentlerin cephanelik haline getirilmesi, hendekçi belediyecilik, bölücü “öz yönetim” talepleri olarak karşımıza çıkmıştır. “Güçlü yerel yönetim” adı altında istenen ayrılıkçı bölgesel yapılardır. “Öz yönetimci” ve “hendekçi” belediyeler terör örgütüne nasıl destek olmaktadırlar: 1- Terör örgütünün propagandasını yürütmektedirler; 2- Terör örgütüne eleman temininde rol almaktadırlar; 3- Terör örgütünün kentlerde yerleşmesine lojistik destek vermektedirler; 4- Devletin araç ve gereçlerini, itfaiye olanaklarını terörle mücadelede kullandırmamaktadırlar; 5- Devletin terörle mücadelesini engellemek için bütün olanakları kullanmaktadırlar; 6- Terör örgütüne istihbarat temin etmektedirler ve 7- Terör örgütü mensuplarının yakınlarını “öncelikli” olarak istihdam etmektedirler.
Bütün bunlara karşın, bugün Türkiye’de güçlü bir lobi hala “yerel yönetimler güçlendirilmelidir, özerk hale getirilmelidir” gibi söylemleri yüksek sesle dile getirmektedir. Acaba daha ne kadar “özerklik” sağlanabilir? Devletin bütçesiyle devletin hukuk sistemine başkaldıran, ülkedeki kamu düzenini bozan ve toplumsal barışı dinamitleyen bir yerel yönetim anlayışı dünyanın neresinde savunulabilir? Türkiye Cumhuriyeti’nin hukuk sisteminde yerel yönetimler zaten 5393 sayılı Belediye Yasası gereğince “idari ve mali özerkliğe” sahiptir. “Siyasal özerkliğe” asla ödün verilmemesi gerekiyor. Ortadoğu coğrafyasından sıçrayan ateş fazlasıyla heryeri yangın yerine çevirdi. Türkiye’yi bu ateşten uzak tutmak için merkezi idarenin mülki idare mekanizması ile varlığını devam ettirmesi, yerel yönetimlerin de Anayasal sınırlarda kalması mutlaka sağlanmalıdır.
Tarihin tekerrür etmemesi için, tarihin acı derslerini unutmamak gerekiyor… Bölgecilik, ülkeyi büyük bir felakete sürükler. Bu konuda herkesin oldukça özenli konuşması ve davranması gerekmektedir.

26 Aralık 2015 Cumartesi

TERÖR, MÜLKİ İDARE VE “ÖZ YÖNETİMCİ BELEDİYECİLİK”


Hepimizin malumu olduğu üzere Güneydoğu’da bazı kentlerdeki “öz yönetimci” terör odakları hendeklerle ve bombalarla kentleri yaşanmaz hale getirmiş bulunuyorlar.
“Öz yönetim, güçlü yerinden yönetim, demokratik özerklik” gibi söylemler, aslında sahiplerinin “şimdilik” dile getirmeyi sakıncalı gördükleri “federe devlet”, “bölge yönetimi” gibi arzularının maskeleri olarak kullanılıyor. Birçok yazar-çizer ve akademisyende ne yazık ki bu politikaya destek veriyor. “Öz yönetim”in ne vatandaş nezdinde bir karşılığı vardır, ne de yönetim kuramlarında. Ancak, ütopik sosyalist toplum rüyaları görenlerin uydurdukları ve terörle baskı altına aldıkları halka umut olarak sundukları kurgusal bir “oyalamaca” olarak değerlendirilebilir “öz yönetim…”
***
Türkiye’nin sanıyorum meşgul olması gereken ve öncelikli konu şudur: Güneydoğu’dan hergün şehit haberleri gelirken, orada yaşayan vatandaşlarımızın hayatı kabusa dönerken ve “şehir terörü” ile PKK, KCK, HDP yeni bir “taktik” denemesiyle bölgeyi Türkiye’den koparmaya dönük eylem ve söylemleri tırmandırırken, bölgedeki “belediyeler”in konumu ve işlevi nedir? “Yerelleşme, güçlü yerel yönetim, özerk yerel yönetim” söylemleriyle, liberal sistemlerdeki belediyecilik ne kadar bağdaşmaktadır?
10 yıldan fazladır bu konularda yazıp çiziyorum. “Yerel yönetimlerle ilgili düzenlemeler yapılırken çok titiz ve dikkatli olunmalı, bazı belediyeler alenen Anayasaya aykırı belediyecilik yapıyorlar, terör örgütünü destekliyorlar” diye epey yazı yazdım. Bugün üzülerek görüyorum ki, “ayrılıkçı belediyecilik” Türkiye’nin ve Cumhuriyetin temel değerlerine aykırı olarak faaliyetlerini yoğunlaştırmaktadırlar.
Özellikle 6360’tan sonra milyarlık bütçelerle, dev ihalelerle, kadrolarla bölgedeki büyükşehir belediyeleri ve diğer belediyeler terör örgütünün neredeyse taşeronu haline gelmiş bulunuyorlar.
***
Üstelik “yerelleşme” tartışılırken, merkezi yönetimi temsil eden “mülki idare” bazı kesimlerin hedefine konuldu. Oysa mülki idare, ülke bütünlüğünün, kamu düzeninin ve esenliğinin sigortasıdır.
Mülki idareden asla ve asla ülkenin anayasal değerlerine, birliğine, bütünlüğüne karşı bir davranış göremezsiniz. Devletin, toplumun çıkarlarını önceleyen ve daha da ötesi kamu yararının gerçekleşmesi için çalışan meslek mensuplarından teröre katkı yapılması hayal bile edilemez.
Ancak, sözde “öz yönetimci belediyeler” Güneydoğu’da alenen terör örgütleriyle işbirliği yapmaktadırlar.
İşte bu nedenle mülki idare güçlendirilmelidir, mülki idarecilerin moral ve motivasyonu artırılmalıdır. Demokratik ve güçlü mülki idare sistemi için acilen reform yapılmalıdır.
Terör olayları sürekli olarak mülki idareye ekmek gibi su gibi ihtiyacımız olduğunu göstermektedir. Mülki idare devlettir, kamu yararının garantisidir, bütün bir Türkiye’dir…
***
Şimdi bölgedeki belediyeciliğe dair birkaç soru sorarak, “öz yönetimci belediyeciliğin” ilgi alanlarının ne olup ne olmadığını kamuoyunun dikkatine sunmak istiyorum:
-          Kepenk kapatma eylemlerinde belediye personeli esnafları dolaşarak tehdit ediyor mu?
-          Terör örgütü elemanlarının keşif çalışmaları belediye personeli tarafından gerçekleştiriliyor mu?
-          Barikat kurulacak yerlere “belediye yol çalışması yapacakmış gibi yapıp” terör örgütü için malzeme temin ediliyor mu?
-          Operasyon zamanlarında suları keserek vatandaşı tahrik eden ve suçu da mülki idarecilere, devlete yükleyen belediyeler var mı?
-          Belediyeye personel alımında terör örgütüne eleman veren ailelerden seçim yapılıyor mu?
-          Devletin yanında olan korucu köylerine belediye hizmetleri götürülüyor mu?
-          Belediyelerin açmış olduğu “meslek edindirme kurslarında” örgüte eleman temini yapılıyor mu?
-          Belediyelerle ilgili dernek ve sendikalarda örgüt elemanları istihdam ediliyor mu?
-          “Sosyal belediyecilik” adı altında belediyeler örgüt propagandası yapıyor mu?
-          Kentlerde yol, sokak, cadde düzenlemeleri ve bunlarla ilgili ekipmanlar belediyelerin elinde. Peki barikatlar kaldırılırken ve hendekler kapatılırken bölgedeki belediyelerden “destek” alınabiliyor mu?
***
Yukarıdaki soruların hepsinin cevabını artık herkes biliyor. Çok acı bir durum. Devletin “bütçesini” verdiği bazı belediyeler, ne yazık ki terör örgütünün sponsoru ve destekçisi durumunda…
Türkiye Cumhuriyeti’nin hiçbir vatandaşının burnunun kanamasını kimse istemez. Bölgedeki sivil vatandaşlar ne yazık ki terörle mücadele esnasında büyük sıkıntı yaşıyorlar. Ancak, hümanist görünerek, “demokrasi, özerklik, öz yönetim, öz savunma, güçlü yerinden yönetim” gibi kavramları kullanarak bölgedeki yerel siyasetçiler, HDP milletvekilleri, belediyeler, KCK ve uzantıları önce orada yaşayan vatandaşların yaşamını Cehenneme çeviriyorlar ve bunu hiç de umursamıyorlar.
Buna dair bir davranış emaresi görünmüyor. Sürekli olarak çatışma kışkırtıcılığı yapan terör örgütü uzantıları ne yazık ki en fazla da belediyeleri kullanıyorlar.
İçişleri Bakanı Sayın Efkan Ala’nın 17 Aralık tarihli açıklamasına göre, “862 ağır silah, 10 bin Molotof ve 10 ton patlayıcı” ele geçirilmiş. Bu yalnızca son dönemde yapılan operasyonlardan ele geçirilenler.
***
6360 düzenlemesinden geri dönülmelidir. Belediyeler üzerinde hukukilik ve yerindelik denetimi yapılmalıdır. İddia edilenin aksine ne hukukilik ne de yerindelik denetimi hiçbir biçimde Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’na aykırı değildir.
Ne yazık ki bölgedeki büyükşehir belediyeleri de, diğer belediyeler de terör örgütünün en büyük destekçisi durumunda. En azından medyadan yansıyan görüntüler bu fotoğrafı ortaya koymaktadır.
6360’la getirilen “bütünşehir” ya da “mülki alan belediyeciliği” son bulmalıdır. Belediyeler, “belde” yönetimine dönüştürülmelidir. Denizli ve Malatya gibi il merkezlerinde bütünşehir belediyeciliği veya “özgün bir büyükşehir modeli” uygulanabilir. Ancak, mülki alan belediyeciliği bütün kentler için önemli sorunlar üretmektedir.
Belediyelerin “anayasal ilke ve sınırlarda” belediyecilik yapmaları için gerekli düzenleme, denetim ve uygulamalara yoğunlaşılmalıdır.
Ve çok geç olmadan mülki idarenin daha “güçlü, şeffaf ve etkili” olması için acil adımlar atılmalıdır.
Bölgede terörle mücadele eden, devletin ve milletin varlık ve bekası için canını ortaya koyan asker, polis, mülki idareci ve diğer kamu personelinin moral ve motivasyonunun güçlendirilmesi yaşamsal bir önem taşımaktadır.

Kandan beslenen ve bölgeyi yaşanmaz hale getirmek için çabalayan terör örgütü bölgeyi Türkiye’den koparmak için faaliyetlerini tırmandırmayı sürdürürken, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü için cansiperane mücadele eden kamu görevlilerine destek olmak hepimizin ödevi ve sorumluluğudur. 

10 Kasım 2015 Salı

KAYFOR 13 SONUÇ BİLDİRGESİ


Selçuk Üniversitesi (SÜ) İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü tarafından 15-17 Ekim 2015 tarihleri arasında Konya’da düzenlenen Kamu Yönetimi Forumu’nun (KAYFOR-13) Sonuç Bildirgesi açıklandı.
66 ilden 92 üniversite ve kurumdan 400’den fazla katılımcının yer aldığı KAYFOR-13’te 180 bildiri sunuldu. 13. Kamu Yönetimi Forumu Bilim Kurulu adına KAYFOR-13 Düzenleme Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mehmet Akif Çukurçayır, KAYFOR 13 Bildirgesi’ndeki kurulun tespitlerini kamuoyu ile paylaştı.
Kamu Yönetimi Formu’nda kurulun tespitleri şöyle;
1- Kamu Yönetimi reformu (merkezi ve yerel ölçekte) çağdaş yönetim yaklaşımları çerçevesinde sürdürülmelidir. 
2- Merkezi yönetim ve yerel yönetim arasındaki denge yeniden düzenlenmelidir. Yerel yönetimler kadar mülki idarenin de kamu yönetiminde vazgeçilmez işlevleri vardır; mülki idarenin işlevselliği korunmalı, görev ve yetki alanları açık bir biçimde tanımlanmalıdır. 
3- Merkezi yönetim ve yerel yönetim birimlerinin kamu hizmeti sunum süreçlerinin bütün aşamaları şeffaflaştırılmalı, izlenebilir olmalıdır. 
4- Kamu Yönetimi akademisyenleri, kamu politikalarına ve kurumlarına yön gösterebilmeleri için alan araştırmalarına özendirilmeli ve desteklenmelidir. Kamu politikalarının etkinliğinin artırılmasına katkı yapılabilmesi için kamu yönetimi akademisyenleri mutlaka politika yapım süreçlerine dahil edilmelidirler.
5- Yerel yönetimlerin özerkliği özellikle idari ve mali alanda güçlendirilmelidir. Mevcut yetki ve kaynaklar doğrultusunda şeffaflaşma ve performans denetimi güçlendirilmelidir. 
6- Avrupa Birliği hedefleri doğrultusunda kamu yönetimi birimlerinde idari kapasiteyi artırıcı çalışmalara hız verilmelidir. 
7- Avrupa Birliği’nin temel hedefleri olan insan hakları, hukukun üstünlüğü ve yüksek çevre kalitesini sağlama doğrultusunda kamu yönetimi teşkilatında idari kapasiteyi artırıcı çalışmalara yönelik eylem planlarının oluşturulması ve sürdürülmesine önem verilmelidir. 
8- Kamu kuruluşlarında insan kaynaklarının verimliliğinin artırılması konusunda yoğun bir çaba gösterilmelidir. Kamu personeli seçiminde liyakat ve nesnellik ilkeleri büyük titizlikle uygulanmalıdır
9- Kamu politikalarının oluşturulmasında katılımcı/müzakereci yöntemlerin uygulanması politikaların benimsenmesini/meşruiyetini artırıcı bir etki sağlayacaktır. Kamu yönetiminde etik yaklaşımların benimsenmesi ve önemsenmesi, kamu yararının tesisi ve meşruiyetini de sağlayabilecek bir etki yaratacaktır. 
10- Reformların sağlıklı ve eşgüdümlü işlemesi için Bakanlıklar üstü veya arası bir “reform birimi (Başkanlık, Kurul v.b adlarla olabilir)” oluşturulmalı; reform çalışmaları akademisyenler, STK’lar, özel sektör temsilcileri ile eşgüdümlü yürütülmelidir. 
11- Türkiye’nin toplumsal, yönetsel ve siyasal sorunlarının çözümü için demokrasinin, hukuk devletinin, temel hak ve özgürlüklerin geliştirilmesi gereği devam etmektedir. 
12- Türkiye’de kamu yönetimi sorunlarının özgün araştırmalarla belirlenerek, idari kültürümüz ve gereksinimlerimize uygun reform önerilerinin geliştirilmesi amacıyla kamu kurumları ile akademisyenler arasında işbirlikleri oluşturulmalı ve ülkemizdeki akademik birikimin kamu kurumlarının kapasitelerinin geliştirilmesi için kullanımını özendirici politikalar oluşturulmalıdır. 
13- Bu yıl 13.sü düzenlenen Türkiye’nin en büyük kamu yönetimi platformu KAYFOR, kamu yönetimi sorunlarının ülke gündemine taşınması amacıyla stratejik konuların konuşulmasına olanak sağlayan geniş katılımlı toplantılarını sürdürecektir.

9 Temmuz 2015 Perşembe

KAYFOR

KAYFOR- KAMU YÖNETİMİ FORUMU'NUN 13.SÜ KONYA'DA DÜZENLENİYOR...
KAMU YÖNETİMİ ÇALIŞAN AKADEMİSYEN, UZMAN, BÜROKRAT VE STK TEMSİLCİLERİNİN 13 YILLIK YOLCULUĞU MEVLANA KENTİ KONYA'DA DEVAM EDİYOR...
NE KADAR MERKEZİLEŞME, NE KADAR YERELLEŞME?
KAMU YÖNETİMİNDE GELENEKSELLEŞME, KURUMSALLAŞMA, DEĞİŞİM
MÜLKİ İDARENİN SORUNLARI VE GELECEĞİ
KAMU YÖNETİMİ VE DENETİM
KAMU YÖNETİMİ VE ŞEFFAFLIK (Açık yönetim  (open government) vs.)
KAMU POLİTİKALARI ÜRETİMİNDE PAYDAŞLAR, ETKİNLİK, SORUNLAR
YEREL YÖNETİMLERİN ETKİNLİK, VERİMLİLİK, DEMOKRATİKLİK SORUNLARI
KAMU YÖNETİMİNDE İDARİ KAPASİTE SORUNU
KAMU YÖNETİMİNDE STANDARTLAŞMA, ÖLÇME VE DEĞERLENDİRME SORUNLARI
YURTTAŞ ODAKLI BİR KAMU YÖNETİMİ MÜMKÜN MÜ?
KAMU YÖNETİMİNİN BİÇİMLENMESİNDE ÜNİVERSİTELERİN ROLÜ
TÜRK KAMU YÖNETİMİ ÇAĞDAŞ KAMU YÖNETİMİNİN NERESİNDE?
KÜRESELDEN KOPMADAN ÖZGÜN MODELLER ÜRETİLEBİLİR Mİ?
KAMU PERSONEL POLİTİKALARI VE SORUNLAR
BİLİŞİM TEKNOLOJİLERİ VE KAMU YÖNETİMİ

14 Haziran 2015 Pazar

KAYFOR-2015: KAMU YÖNETİMİNDE DEĞİŞİMİN ROTASI, ETKİLERİ VE SORUNLARI

geniş bilgi için:

http://kayforturkiye.blogspot.com.tr/

  1. NE KADAR MERKEZİLEŞME, NE KADAR YERELLEŞME?
  2. KAMU YÖNETİMİNDE GELENEKSELLEŞME, KURUMSALLAŞMA, DEĞİŞİM
  3. MÜLKİ İDARENİN SORUNLARI VE GELECEĞİ
  4. KAMU YÖNETİMİ VE DENETİM
  5. KAMU YÖNETİMİ VE ŞEFFAFLIK (Açık yönetim  (open government) vs.)
  6. KAMU POLİTİKALARI ÜRETİMİNDE PAYDAŞLAR, ETKİNLİK, SORUNLAR
  7. YEREL YÖNETİMLERİN ETKİNLİK, VERİMLİLİK, DEMOKRATİKLİK SORUNLARI
  8. KAMU YÖNETİMİNDE İDARİ KAPASİTE SORUNU
  9. KAMU YÖNETİMİNDE STANDARTLAŞMA, ÖLÇME VE DEĞERLENDİRME SORUNLARI
  10. YURTTAŞ ODAKLI BİR KAMU YÖNETİMİ MÜMKÜN MÜ?
  11. KAMU YÖNETİMİNİN BİÇİMLENMESİNDE ÜNİVERSİTELERİN ROLÜ
  12. TÜRK KAMU YÖNETİMİ ÇAĞDAŞ KAMU YÖNETİMİNİN NERESİNDE?
  13. KÜRESELDEN KOPMADAN ÖZGÜN MODELLER ÜRETİLEBİLİR Mİ?
  14. KAMU PERSONEL POLİTİKALARI VE SORUNLAR
  15. BİLİŞİM TEKNOLOJİLERİ VE KAMU YÖNETİMİ

11 Ekim 2014 Cumartesi

Mülki İdareyi Yeniden Düşünmek...

Kamu yönetimi 1980'lerden sonra "özel sektör yönetim teknikleri"nin etkisine
girdi. Özelleştirme, yerelleşme ve katılımcılık çok önemli bir paradigma değişimi meydana getirdi kamu yönetiminde.
Yerelleşme rüzgarları özellikle Türkiye'de 1980 sonrasında sert esti. Yerel yönetimler 1985 yılında yetki ve kaynak açısından çok güçlendirildi. Olması gereken buydu elbette. Çünkü, Avrupa'da yerel yönetim bütün hayatı kuşatıyor.
Fakat çok etkili bir kamuoyu denetimi var. Yetki veriliyor ama denetim de çok sıkı bir biçimde yerine getiriliyor. Bizde denetim çok sorunlu bir alan...

***
Yerelleşmede, bununla da yetinilmedi ve büyükşehir belediyeleri kuruldu. Önce Ankara, İstanbul, İzmir ve daha sonra bugün itibariyle 30 kentte büyükşehir belediyesi var.
Başlangıçta büyük kentlerin ulaşım, planlama ve eşgüdüm sorunlarını çözmesi için düşünüldü. İlk yıllarda oldukça da etkili oldu.
Fakat, büyükşehir belediyeleri kentlerin her derdine deva "sihirli kurumlar" olarak görüldü ve bir "büyükşehir tutkusu" oluştu siyasetçilerde...
Özellikle 2012'de çıkarılan 6360 sayılı yasa neredeyse yerel yönetimleri, daha doğrusu büyükşehir belediyelerini "kutsadı..."
Bu gelişmeye "aşırı doz yerelleşme" de diyebiliriz. Çünkü, 30+51 sistemi olarak da tanımladığım bu sistem bütün idari yapıyı, gelenekleri, kamu hizmeti sunum biçimlerini ve aktörlerini değiştirdi, hatta deyim yerindeyse alt üst etti.
30 büyükşehirde belediyelerin yetkileri "il sınırına" genişletildi... Bütçeleri artırıldı...
Şu anda 30 büyükşehirde hem ilçe belediyeleri, hem kapatılan beldeler, hem de kapatılan köyler çok büyük sorunlar yaşıyor...
***
Yeni sistem yalnızca yerel yönetim yapımızı sarsmadı, mülki idareyi de neredeyse etkisizleştirdi. Çünkü, özellikle kırsal kalkınma, güvenlik, eğitim, yatırım konularında aktif olan mülki idare bir anda etkisiz hale geldi.
Valiler ve kaymakamlar demoralize oldu, çünkü herşey "siyasi kimliğe sahip olan" belediyelerden soruluyor neredeyse...
***
Burada bir hatırlatma da yapmak isterim. Geçen yıl önemli bir siyasi isim bir ilimizde halka hitap ederken "seçilmişler halka hesap veriyor, vali veya kaymakam maaşını alıyor, yapıyorsa yapıyor, yapmıyorsa yapmıyor..."
Oysa bu cümlede çok büyük bir sorun var. Hemen her sistemde olduğu gibi Türkiye'de de hesap vermesi en kolay olanlar seçilmişler değil, atanmışlar...
Çünkü, hiyerarşik denetim, siyasal denetim, esnetilemeyecek yetki alanları ve görev tanımları belli olan mülki idareci "hesap vermiyor" demek gerçeklerle bağdaşan bir konu değil...
***
Evrende herşey denge üzerine kuruludur. Aşırı doz merkezileşmeden kurtulalım derken, aşırı doz yerelleşmeye yakalandık!
Ve bu aşırı doz yönetim sistemini komaya sokmadı, ama sokmak üzere...
Mülki idarenin yetkileri kesinlikle artırılmalı ve belediyeler karşısında bir denge mekanizması olarak korunmalı.
Mülki idare, devlettir... Devlet güven, tarafsızlık, eşitlik ve adalet demektir...
Belediyelerin ise ne yazık ki, yerel kamu hizmetlerini sunma görevlerinin dışında siyasi kimlikleri var... Denetimler çok zayıf... Her türlü siyasi ve ekonomik rantiye öncelenerek görevler yerine getiriliyor...
Hepsinden beteri bazı belediyelerin Türkiye ile sorunu olan terör örgütleriyle bağlantılı olduklarına dair algılar, mülki idarenin güçlendirilmesi gereğini fazlasıyla ortaya koymaktadır...
***
Son olarak...
Ne yazık ki ülkemiz çok acı günler yaşadı ve yaşıyor...
Terör örgütü kamu düzenini, birlikte yaşama iradesini ve toplumsal barışı tehdit ediyor...
Peki, ortalığı yakıp yıkan, insanları öldüren, emniyet mensuplarını şehit eden terör örgütüyle mücadele edilirken kamuoyu en çok kimin adını duyuyor?
Elbette vali, kaymakam, asker, polis gibi "atanmışlar"ın...
Atanmışlar kendilerini deyim yerindeyse ateşe atarak "kamu düzeni"ni sağlamaya çalışıyorlar...
Yerel yönetimlerin adını duyan var mı?
Aksine, 6360'la yetkileri iyice artırılan bazı yerel yönetimler Türkiye'nin toplumsal barışını ve kamu düzenini tehdit eden örgütlere doğrudan ve dolaylı destek vermektedirler...
En azından 6360 olmasaydı, Mardin iktidar partisinde kalacaktı ve bölgedeki huzuru bozan hareketlerin eli güçlenmeyecekti...
***
Bütün bu nedenlerden dolayı, hem büyükşehir yasasının ve modelinin yeniden düşünülmesi, hem de mülki idarenin yetkilerinin mutlaka artırılması gerekiyor...
Huzurumuz, güvenliğimiz, birliğimiz ve dirliğimiz daha çok mülki idareye, askere ve polise bağlı...
Bu kesimlerin moral ve motivasyonunu artıracak adımlar hükümet tarafından atılmalıdır...
Hem de ivedilikle...

18 Haziran 2013 Salı

MÜLKİ İDAREYE DAİR BAZI DÜŞÜNCELER



Şimdi “Taksim ve Gezi olayları siyaseti, akademiyi, sanatı, kültürü, ekonomiyi ve bilumum yaşam alanlarını
kilitlemişken böyle bir konu niye gündem olur” diye sorulabilir.
Soru haklı bir soru olur ama hayat da kurumlarıyla, süreçleriyle ve aktörleriyle devam ediyor…
Yerel yönetimlerin kendilerine aktarılan onca kaynak ve yetkiye rağmen, kurumsallaşma, hesap verme, demokratikleşme ve denetlenme konularında ağır sorunlar yaşadıklarını biliyoruz.
Belediyelere kaynak ve yetki sürekli olarak aktarılıyor ama kimse sormuyor ki, “bu aktarılan yetki ve kaynakların ne kadarını verimli, etkin ve demokratik olarak kullanıyorsun?”
Taksim krizinin en önemli boyutlarından birisini de bu oluşturuyor: Rasyonel ve demokratik karar alma ve uygulama becerisinin çok cılız olması… Katılımcı yerel siyaset yok. Her alanda "tek aktör" odaklı bir politika yapımı söz konusu...
Bu nedenle, özellikle mülki idarenin korunması ve yerel yönetimlerin özerkliği kısıtlanmadan bir “denge mekanizması” olarak güçlendirilmesi gerektiğini savunanlardanım.
Vatandaşın gözünde tarafsızlığı, adaleti, hukuku, kısaca devleti temsil eden mülki idare güçlendirilmelidir. Kaymakam ve valilerin yetkileri mutlaka artırılmalıdır.
Gerçi günümüzde siyasetin etkisinde kalmayan, siyasetin evirip çevirmediği hiçbir kurum kalmadı ama...
***
Vali ve kaymakamlar son dönemlerde çok başarılı kalkınma projelerine ve sosyal devlet uygulamalarına imza atmaktadırlar. Vali ve kaymakamların halkla daha fazla bütünleştiği bir süreci yaşıyoruz. Dünyadaki gelişmeleri iyi okuyan, teknolojik gelişmeleri izleyen, sosyal medyada sesini ve etkinliklerini duyuran mülki idarecilerin sayısı gün geçtikçe artmaktadır.  
Ancak, 81 vilayetin valilerinden çok başarılı olanlar olduğu gibi, çok sorunlu işlere ve söylemlere imza atan, dolayısıyla bulunduğu konumu oldukça yadırgatan birçok vali olduğunu da zaman zaman hem sosyal medyadan hem de diğer yaygın medyadan gözlemleyebiliyoruz. Bu elbette kaymakamlar için de geçerlidir. Fakat Vali vilayetin genelinde devleti temsil ettiği için sorumluluğu elbette kaymakamların sorumluluğunun toplamından fazladır…
Gerçekten de valilerimizin bazılarından gelen açıklama ve yorumlar "Zaytung" haberlerini aratmıyor bazen.
Son dönemin etkili idarecilerinden İstanbul Valisi’nin Taksim’deki kaos ve kargaşadaki yaklaşımı, gençlerle diyalog kurmaya çalışması, çağdaş bir mülki idareciye yakışan demokratik ve diyalojik bir yönetim örneğidir. Bazı tivitleri yadırgansa da, sosyal medyayı en iyi kullanan valilerden aynı zamanda İstanbul valisi...
Tanıdığım birçok başarılı ve özverili vali var. Burada tek tek isim belirtmek doğru olmaz.
Ancak, ne yazık ki kendilerini çok da yetiştirememiş ve makamın gereklerini yerine getiremeyen valilerimiz de yok değil.
Mesela, basın önünde gidip vatandaşla anlamsız tartışmalara giren veya "siyasetçilere yaranma" olarak yorumlanan ve istihza/alay konusu olan açıklamalar yapanlara sık sık medyada rastlayabiliyoruz.
Olumlu ve olumsuz birçok örnek var, ancak elbetteki olumsuz örnekleri sıralamak maharet değil.
Ne yazık ki, bu tür mülki idareci örnekleri mülki idareye çok zarar vermektedir.
***
Peki mülki idare, bizzat Bakanlık tarafından hak ettiği ilgiyi görüyor mu? Hem de mülki idare kökenli bir Bakan varken? Mülki idarecilerden bunu gerçekten öğrenmek isterdim...
Şöyle bir soru sorsam yersiz mi olur?
Mesela, kaymakamlar ile valilerin görev ilişkileri yeterince gözden geçirilebiliyor mu?
Soru şöyle de sorulabilir: Kaymakamlarla valilerin görev ilişkilerinde belirli ilkeler var mı yoksa bu ilişkilerin niteliği valiye göre değişiyor mu?
Elbette valiye göre değişen tutum, ilke, strateji olacaktır. Ancak, asgari bir standardının olması gerekmez mi?
Örneğin, siz bir ilçede kaymakamlık yapıyorsunuz ve vali bey sizin haberiniz olmadan o ilçedeki memur ve amirlerle birtakım işler yapıyor, görev veriyor, taltif ediyor vs.
Bu etkileşimin görünen yorumu şudur: Vali beyin bu davranışı kaymakamın saygınlığına ve otoritesine yönelik zayıflatıcı bir davranış biçimi olmaktan başka bir şey değildir.
Bu davranışın hiçbir biçimde çağdaş yöneticilik anlayışıyla bağdaşmadığı da açıktır.
Diğer bir soru: Kaymakam ve valiler için objektif/nesnel/tarafsız değerlendirme kriterleri var mıdır? Atama ve yükseltilmelerde "politik yakınlıklar" mı ön planda, yoksa "bireysel yetenekler/nitelikler" mi ön planda?
***
Katılımcı demokrasi yerel yönetimler için olmazsa olmaz olduğu gibi, mülki idare için de olmazsa olmazlardan birisidir.
Özellikle sistem içindeki paydaşlardan birisi olan kaymakamlarla valilerin hemen her konuyu müzakere etmesi gerekir. Eğer kaymakamlar by-pass edilirse, sorun bütün bir vilayet yönetimini etkiler.
Hem bir vilayette görev yapan kaymakamların başarısı valinin başarısı değil midir?
Kesinlikle öyledir…
***
Geleceğin valileri olma ihtimali bulunan kaymakamların valilerle etkileşimi güçlü ve açık bir iletişime dayanmalıdır.
Sonuçta bütün makamlar geçici olduğu gibi bu makamlar da geçicidir...
Ne valiler geldi geçti bu makamlardan... Bazıları hiç unutulmazken, bazılarını da kimse hatırlamıyor...
İyi bir yönetici, yönetimi altındakilerin düşünce ve duygularına değer verdiği ölçüde başarılı, güçlü ve değerlidir.
Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde iken Ruşen Keleş Hocamızın derslerimize davet ettiği ve her seferinde bizleri büyüleyen Efsane vali Recep Yazıcıoğlu’na rahmet dilerken, onun bir dileğini de burada tekrar etmek isterim:
"Atanmış sultanlar ve seçilmiş padişahlardan Türkiye'nin kurtulması lazım lazım. Her düzeyde katılımcı yönetimin yerleştirilmesi ve kurumsallaşması tek çözümdür..."
Demokratik süreçleri işleten, katılımcılığı benimsemiş yöneticiler gerek Türkiye’ye…
Mülkiye'de derslerimize gelen Recep Yazıcıoğlu'nu minnetle ve rahmetle anıyorum...
İstisna bir valiydi...
Her dinlediğimde farklı bir heyecan duyuyordum...
Olağanüstü bir hitabeti ve motive edici bir yaklaşımı vardı...
Ve hepsinden önemlisi hep ufuk açıcı konuşuyordu...
Her gittiği vilayette ses getiriyordu, görev yaptığı memleketlerin değerlerini dünyaya duyuruyordu...
Sözün özü, vali gibi valiydi rahmetli Recep Yazıcıoğlu...
Bir talihsiz kaza ile aramızdan ayrıldı...
Şimdi mülki idare önemli sorunlarla boğuşuyor...
Denetimsiz bir "yerel yönetim tutkusu" aldı başını gidiyor...
Kentlerde geçer akçe yalnızca "rantiye..."
Bu nedenle belediyeler karşısında mülki idarenin denge rolü güçlendirilmeli, "yönlendirici denetim" yetkisi verilmelidir...

24 Nisan 2013 Çarşamba

GÖNÜL ELÇİLERİ Mİ, GÖSTERİŞ ELÇİLERİ Mİ? (SOSYAL YÖNETİŞİM?)


Hani meşhur bir fıkra vardır: Devlet Senfoni Orkestrası Bayburt’a gider ve bir konser verir. Salona adeta zorla doldurulan Bayburtlulara muhabir sorar, “Konseri nasıl buldunuz” diye. Bayburtlu da o ünlü cevabını verir:Bayburt, Bayburt olalı böyle zulüm görmedi.



Gönül Elçileri (http://www.koruyucuaile.gov.tr/tr/html/1785/Gonul-Elcileri-Projesi-Hayata-Gecirildi) diye bir proje başlatılmış. İşte bu projeden dolayı da “mülki idare, mülki idare olalı böyle zulüm görmedi” desem kimse yadırgamaz herhalde.
Valilikler ve kaymakamlıklar seferberlik durumunda, sıkı bir yarış içine girmişler. Niçin? Bakalım kim daha fazla “gönül elçisi yazacak” yarışmasında birinci olmak için…
Çünkü Başbakan Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın ‘himayelerinde’ yürütülen bir proje var. Bu projenin eşgüdümünü de Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin yapıyor. Bu arada Bakan Fatma Şahin en başarılı ve sempatik bulduğum bakanlar arasında, onu da not edeyim.
***
Proje önce Bakan Şahin’in Aralık 2012’de Vali eşlerini Ankara’da toplamasıyla başlıyor. Toplantıya Emine Erdoğan’da katılıyor. Vali eşleri projenin “önder” ve “yürütücüleri” olarak “görevlendiriliyor” bir anlamda… Projenin ne olduğu ve nasıl uygulanacağı konusunda bilgiler veriliyor.
Sonrasında vali eşleri de illerdeki müdür eşleriyle ve müdürlerle toplantılar yapıyorlar. Toplantıların bazılarına valiler de katılıyor. Kaymakamlar ve kaymakam eşleri de ilçelerde benzeri bir yükümlülük üstleniyorlar.
Devamında, özellikle valiler kamu görevlilerini adeta zorlayarak “bizim  ilimiz birinci olsun, daha fazla gönül elçisini biz yazalım” seferberliğine girişmişler. Gönül elçiliği gösteriş elçiliğine dönüşmüş anlaşılan…
***
Bu kadar girişten sonra “gönül elçiliği” üzerine de bir şeyler söylemek lazım herhalde. Gönül Elçiliği, özünde çok iyi düşünülmüş, ancak daha çıkış noktasında birçok yanlışla dolu bir proje. Adı dahi iğreti duruyor, olmamış. Yapılan işe uygun olmayan sözcükler kullanılmış en azından…
Bir sosyal hizmet organize ediyorsunuz ve adını gönül elçiliği koyuyorsunuz. “Gönül elçiliği” daha çok manevi bir alanı çağrıştırıyor. Mesela Mevlana’nın, Yunus’un veya Hacı Bektaş Veli’nin çağrılarında olduğu gibi… “Sosyal hizmet gönüllülüğü” farklı bir şey. Böyle de değerlendirilmeyebilir, benim de kafam karıştı. Çünkü, “gönül elçiliği”ni izah etmekte zorlandım.
Gönül Elçiliği yerine “aile dayanışması”, “sosyal yardımlaşma seferberliği”, “çocuklarımıza el uzatalım”, “kimsesiz çocukların kimsesi olalım”, “Çocuklar Bizim”, “Türkiye Gönüllüleri”, “Şehir Gönüllüleri” gibi farklı isimlendirmeler ve kampanyalarla bu iş yürütülebilirdi.
Sorunun özü burada da değil zaten, sorun uygulamadaki gösterişçilik, yozlaşma, risk ve politik kaygılarda…
***
Proje, çok doğru ve yerinde bir fikir. Sosyal yardım ve gönüllülük “vakıf geleneğimiz”de olan bir sosyal dayanışma erdeminin kurumsallaşmış hali.
Kimsesiz çocuklara ana-baba şefkati sunmak, yaşlılara, hastalara ve bütün dezavantajlı kişilere “sosyal destek” sağlamak amacıyla oluşturulmuş olan projeye kimse karşı çıkamaz, çıkmamalı…
Projenin aşamaları Bakanlığın sitesinde şöyle belirlenmiş: Koruyucu Aile, Kaliteli Yaşlanma ve Kuşaklar Arası Uyum, Engelli Hizmetlerine Erişim, Aile ve Yoksulluk, Kadın ve Güçlenme… Bu başlıklara itiraz olanağı var mı? Elbetteki, hayır!
Ama projede seçilen yöntem ve uygulama tam bir facia…
“Gönül Elçileri” projesi “koruyucu aile projesi” olarak da anlaşılıyor genelde. Kimsesiz çocuklara aile desteği sağlamak üzere yürütülüyor öncelikle. İyi de, bu ailelerin özenle seçilmesi gerekmiyor mu? Önüne gelen herkes yazılmış gibi. “Form doldur, gönül elçisi ol!” Sistemin şu an işleyiş görüntüsü bu… Hatta Bakan Şahin, e-posta ile bile gönül elçiliği için davet yazıları gönderiyor.
Türkiye’de çocuk yuvalarında kalan yaklaşık 14 bin çocuk olduğu söyleniyor. Şu an için 100 binin üzerinde vatandaş kendisini “gönül elçisi” olarak yazdırmış durumda. İsmi yazılan vatandaşların hangi işleri yaptığı ve geri dönüşlerin ne olduğu konusunda kamuoyunun aydınlatılması gerekiyor.
Devlet eliyle ve zorla “gönül elçisi” ya da “gönüllülük” olmaz, olamaz. Olursa da, “gönül” diye bir şey olmaz, başta “gösteriş” olmak üzere her türlü suistimal, suç, manipülasyon girer işin içine. Çünkü, sonuçta “koruyucu aile” seçiyorsunuz, çocukları emanet ediyorsunuz. Bu o kadar basit bir iş mi?
Kaymakam, emniyet müdürü, polis… Neredeyse bütün kamu görevlileri “gönül elçisi.” Sizce bu ne kadar sahici? Kamu görevlisi kim varsa, yapabilecekse de yapamayacaksa da bir anlamda “zorla” gönül elçisi oluyor. Çünkü, valiler böyle istiyor.
Bazı valiliklerin sayfalarında sadece memurlar ve milli eğitim mensuplarından seçilen “gönül elçileri”nin fotoğrafları yer alıyor.
Bazı illerde, evde bakım hizmeti alanlar bile kendilerini gönül elçisi yazdırıyor imiş.
Kırklareli Valiliği’nin web sayfası açılır açılmaz, “ilimizin gönül elçisi olmak ister misiniz?” sorusu çıkıyor.http://www.gonulelcileri.gov.tr/index.php?sf=basvuru&k=38 Valiliklerin bu konuda örgütlenmesi muhteşem. Ana sayfada “gönül elçileri yarışması”nın verileri yer alıyor. “En gönüllü Şehirler” başlığıyla verilmiş. Buna göre Mersin, 25.580’le birinci, Kırklareli 22.568’le ikinci ve Çorum 18.139’la üçüncü… Mersin’i bilmemde Kırklareli gibi küçük bir il için bu rakamlar müthiş… Bu rakamlar akla, mantığa, ilme, fenne aykırıdır. Bu arada İstanbul 15., Ankara 41. ve İzmir 67. sıradalar. Tablo ilginç…  Peki büyükler bu kadar isteksizken, küçük vilayetler niye bu kadar kendilerini zorluyorlar?
Ne kadar hayırseverimiz, ne kadar gönüllümüz varmış? Şimdiye kadar neredeymişler diye sormayalım da, şöyle soralım Mersin ve Kırklareli valilerimize, 20 bini aşan gönüllüleriniz şu ana kadar kimlerle ilgilendiler, onlara ne tür katkılar yaptılar? Bu insanlar hangi eğitime ve formasyona sahipler? Kimsesiz çocuklar, yaşlılar, hastalarla iletişim kurma yetkisi alan bu kişiler ne kadar güvenilir? Hangi aşamalardan geçtiler?
Gönül elçilerinin aylık faaliyet raporları da hazırlaması gerekiyor.http://www.gonulelcileri.gov.tr/GirisModulu/fckeditor/userfiles/faaliyet_raporu_formu.pdf
Bütün valiliklerin web sayfalarında şu ifadeyle başlayan sunum yazıları var: “Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi Emine Erdoğan’ın himayesinde gerçekleştirilen “Gönül Elçileri Projesi” Sayın Valimizin eşi…”
Böyle tanıtılınca proje, “yapmak mı, yapmamak mı ikilemi”nde zor bir durum ortaya çıkıyor. Valiler ve eşleri yaptıkları toplantılarda sanıyorum, “Gönüllü gönülsüz, aman Ankara’ya karşı mahcup olmayalım” diye diğer kamu görevlilerini sıkıştırıyorlardır. Bir çeşit “gönül elçileri” konulu mobbing de denebilir mi bilmiyorum. Çok zor bir iş gibi geldi bana…
***
Belediye Yasası’nın 77. Maddesi “Belediye hizmetlerine gönüllü katılım”, İl Özel İdaresi Yasasının 65. Maddesi “İl özel idaresi hizmetlerine gönüllü katılım” olarak bu hizmetleri düzenlenmiş. Her derde ilaç en büyük yerel yönetim birimi, hatta bölge yerel yönetimi yapılan büyükşehir belediyelerinin yasasına nedense bu hizmet konmamış. Belediye ve il özel idaresi yasalarında bu düzenleme olduğuna göre bırakın bu işleri belediyeler organize etsin öyleyse.
Batıda bu işleri belediyeler organize eder, belirli eğitim süreçleri ve yükümlülükleri vardır. Gönüllülük (voluntarism) çok önemli bir kurumdur, Batı sosyal, yönetsel ve siyasal süreçlerinde… Ama yöntemi bu değildir. STK’lar ve belediyeler öncülüğünde yürütülen sosyal sorumluluk projeleridirler…
Gönül elçisi uygulamasında, mevcut sisteme kayıt olanların ihtiyaç sahipleriyle eşleştirilmeleri konusunda objektif kriter, yol haritası, kılavuz veya yönteme dair hiçbir mevzuat yoktur. Her vali veya kaymakam kendi inisiyatifi ve mecburiyetiyle kendisine göre çalışma yapıyor. Örneğin, sisteme giriş yapan kişiler süzgeçten geçiriyor, muhtarlık veya çevreden ilgili kişi araştırılıyor. Tanınan, bilinen, kendisinden de emin olunan bir kişiyse, ikamet ettiği yere göre öncelikle Vakıflardan faydalanan ihtiyaç sahipleri arasından Vakıf heyeti seçim yaparak eşleştirmede bulunuyor. Hatta ihtiyaç sahibini gönül elçisinin seçmesine olanak da sağlanıyor.
Ancak, genelde uygulamada büyük kuşkular var... Gönül elçisi veya ihtiyaç sahibinin eşleştirilmesinde çok duyarlı olunması gerekiyor. Aksi halde, ‘gönül elçisi’ değil ‘suç elçisi’ üretilebilir. Önemli toplumsal sorunlar ortaya çıkabilir; emniyet ve asayiş olaylarının içinde, daha önce sıkça duyulan sahte aile hekimi, sağlık personeli, kamu görevlileri bölümüne sahte ‘gönül elçisi’, dolayısıyla suçlular eklemlenecektir. Kaldı ki, halen değişik yardım kuruluşlarından geldiklerini iddia ederek, yardım yapacaklarından bahisle masum vatandaşı dolandıran asayişi bozan suçlular mevcuttur.
Bu bakımdan ince eleyip sık dokumalı, abartılı rakamlar peşinde koşulmamalı; gönülden ve  samimi duygularla bu işi yapabilecek kişilerle gönüllülük topluma yayılmalıdır.
***
Bu proje, gösterişe dayalı bir PR çalışması olarak da değerlendiriliyor. Eğer öyle ise, politikacıların PR çalışmasının eziyeti, neden mülki idare amirlerinin sırtına yükleniyor.
“Seçilmişler”, her şeyin en iyisini ve doğrusunu yapıyor madem, bırakın bu işi de belediyeler yapsın.
Acaba şöyle bir anlayıştan olmasın?
“Seçilmişler, istediklerini yaparlar; atanmışlar emredilenleri.” Bu yüzden mi, bu zor ve çetrefilli iş, “atanmışlara” yani devlet memurlarına/temsilcilerine yüklenmiş…
Özellikle valilerin, “yapılamayacak olan işlere, yapılamaz  sayın Bakanım” diyebilmeleri gerek. Varsın Ankara’da “merkez valiliği” ile ödüllendirilsinler. “Başbakanımızı seviyorsanız süt için” diyen vali örnekleri iyi örnekler değildir. Bu tür söylemleri genelde politikacılar kullanır. Valilerimizin tamamını tenzih ederim, ama bu tür davranışlar genç meslektaşlar için doğru örnekler olamaz…
Hatalıysam ve bu konuda söylemek istedikleriniz varsaakifcukurcayir@gmail.com’a yazınız lütfen…