5 Ağustos 2016 Cuma

ENTRİKACI, TÜCCAR ve AHLAKSIZ AKADEMİSYENLİK


Prof. Dr. M. Akif ÇUKURÇAYIR
(Bu yazı bir sene önce yazılmıştı. Kader anı buymuş demek ki...)
Bu yazı, işini liyakatle yapmaya çalışan ve yüreğiyle benimseyen, mesleğini kutsal bilen, kibir budalası olmayan akademisyenlere ithaf edilmiştir…

Bir ülke beyin takımının yani akademik dünyasının performansıyla ancak gelişmiş dünyayla rekabet edebilir. Ne yazık ki, oldukça negatif bir akademik profilimiz var... Ve elbette göğsümüzü kabartan isimlerimiz de var, bilinen ve bilinmeyen...  Prof. Dr. Gazi Yaşargil, Prof. Dr. Halil İnalcık (Allah rahmet etsin), Prof. Dr. Mustafa Öz, Prof. Dr. Aziz Sancar ve benim için elbette Prof. Dr. Ruşen Keleş gibi isimler veya onların izinde olanlar da akademik dünyanın olumlu ve gurur veren yüzleri… Ve zaman zaman yurt dışında ve yurt içinde çok önemli buluşlara imza atan, çok önemli araştırma merkezlerinin başında olan, millet olarak gurur ve onur duyduğumuz akademisyenler…
***
Ben mi karamsarım, bilmiyorum.
Genel durum çok iç açıcı değil, çünkü genel olarak kurumsallaşma, standartlaşma, sistemleşme, liyakat sorunları akademik dünyanın da sorunu… Ölçme, değerlendirme, ilerleme süreçlerinde çok önemli sıkıntıların olduğunu akademik dünyanın içindekiler de dışındakiler de çok iyi bilmektedir.
Patolojik durumlar ne yazık ki fazla. Fazla derken “tekil” gözlemlerden söz ediyorum. Aslında bunları “genellemek” de, bilimsel yönteme çok uygun değil. Ve fakat “içeriden gözlem” ve “dışarıdan gözlem” de bir yöntem olduğuna göre, deneyimlerden ve gözlemlerden yola çıkarak bazı değerlendirmeler yapmak, haksızlık olmasa gerek. Zira 25 yıldır akademisyenlik yolundayım, üniversiteleri ve akademisyenleri az çok içeriden ve dışarıdan gözlemle tanıma olanağı bulduğumu düşünüyorum…
***
Üniversitelerin işleyişinde belirli birimler ve süreçler vardır. Üniversitelerde dekanlıklar, yüksekokul müdürlükleri, bölüm başkanlıkları, anabilim dalları  vardır. Bu akademik birimlerin görevleri, ders programlarının ve akademik etkinliklerinin yürütülmesi ve eşgüdümünü sağlamaktan ibarettir…
Ama bazı akademisyenler için bir anabilim dalı başkanlığı veya bölüm başkanlığı “krallıkla” eşdeğerdir, onların “varlık nedenidir…” Bu tür görevleri elde etmek için “bir kısım akademisyenler”, rakip ve engel gördükleri “öteki akademisyenler” için senaryolar yazarlar… İnsanlıkta, akademisyenlikte, hukukta alt edemediklerini çamur yapıştırarak alt etmek için türlü entrikalar geliştirirler. Maşalar, maşaların maşası minikler, her türden zavallı muhteris işbirlikçiler (bir taraftan akademisyenlik (!) bir taraftan ticaret yapan, ama mesela hiç ders bile yapmayan türden), ne yapıp edip bin türlü senaryoyla bulunan ve bir takım iftira, yafta ve yalanlara inandırılan güçlü kanallar bu senaryoları besler ve çamurculuk mesleğinde ayriyeten bir profesyonellik elde edilmiş olur… Yerle bir etmek istedikleri; nefretle, kinle ve öfkeyle baktıkları kadrolar veya ideolojiler, söz sahibi olunca hemen onların yanında yer almak, onlardan nemalanmak entrikacıların sıradan işi oluveriyor... Her dönemin adamı olmak, özel yetenek gerektiriyor…
Teşbihte hata olmaz; bu tür insanlar sanki bu dünyaya “özel kişiler” olarak gelmişlerdir. Anabilim dalı ve bölüm başkanlıkları, dekanlıklar veya bilumum “koltuklar” onlar için olmazsa olmaz “ilahi armağanlar”dır… Bazı akademisyenlerin tapındığı koltukların adı anabilim dalı başkanlığı veya bölüm başkanlığıdır… Faciaya bakar mısınız? Ya kendileri ya da “lütuflarına boyun eğmiş kifayetsiz muhterisleri” mutlaka ama mutlaka bu işleri yapmalıdırlar… Aksi halde, batsın bu dünya… Ve gelsin türlü türlü entrikalar… 
Bu yolda sermayeleri: İftira, yafta, entrika, yalan…
Genel olarak bırakın, bilimsel alanda yenilikler (patent, esaslı bir fikir vb.) yapmayı, güncel literatürü bile izleyemeyen geniş bir “akademisyen” kitlesi mevcuttur.
Bu yüzden “akademisyenlik” ek işi değil, esas işi olmalı bir akademisyenin… “Entrikacılık, konjonktürel fırsatçılık, paragözlük, toplumsal sorunlara duyarsızlık, yayınlarda taklitçilik, başkalarının adının yanına adını iliştirme ve durumu idare etme vb” hastalıklar çok ne yazık ki…
Olması gereken: Türkiye’nin uluslararası alanda akademik başarısına katkı sunabilen akademisyenlerin sayısının artması… Bu ülkenin ve bu milletin yalnızca bilimsel yöntemin zorunlu kıldığı tarafsızlık/nesnellik ilkesini rehber edinen akademisyenlere ihtiyacı var, eyyamcılara, entrikacılara değil…
***
Akademik birimler nedir ne değildir?
Nesnel ölçütlerle ve evrensel birikimle bilgi üretme ve yayma mekanıdır.
Ticarethane değildir…
Öğrenciyle kitap alışverişi yapma yeri değildir… Akademik birimlere pos makinesi koyup para tahsil etme yeri değildir… Tüccar akademisyenlik. Gelsin villalar, arsalar, dükkanlar...
Araştırma görevlilerine ve öğretim üyelerine “mobbing” yapma yeri değildir…
Kendini derin göstererek, devletin kurumlarının adını kullanarak rant elde etme yeri değildir…
Bulunduğu konumu kullanarak, öğretim elemanlarını aşağılama, hakaret etme, kimlik ve kişiliklerini ezme yeri değildir…
***
Astlarına “sen kimsin” diye efelenme vesilesi değildir, akademik ünvanlar ve makamlar...
“Jürilerinizde, mesela doçentlik sınavlarında karşınıza çıkarım” deme yeri değildir…
“Hepinizin varlık sebebi benim” iddiasında bulunulacak bir yer de değildir…
Öğrencilere not karşılığında anket formu dağıtarak, bilimsel (!) makalelere çevirme yeri de değildir…
Bir “mevsimde” (28 Şubatta) asistanlarına “eşlerinizin başını açtıracaksınız. Eşleriniz çalışmasa da, ev hanımı da olsa kurumla özdeşleşeceksiniz. Eşi başı kapalı olan akademisyen istemiyorum” diyeceksiniz…
Selamla kendisinin yanına varanlara “ne selamı, dinci misin sen” demek; diğer mevsimde de (günümüzde) “zamanın ruhuna” çabucak uyum sağlayarak başörtüsü sevdalısı olmak, muhafazakar değerlerin aşığı  olmak değildir akademisyenlik; “neysen o olmaktır…” Bir dönem aynı yöneticilere veryansın eden, ama sonra şartlar değişince “taparcasına” övgüler dizen bir karakterden Allah’a sığınırım…
***
Kendisini “putlaştıranların” yapacağı iş değildir, akademisyenlik… DEVLETİN kurumlarını, “babasının tapulu mülkü” zanneden çok sayıda akademisyen var ne yazık ki… Oysa hepimiz faniyiz… Bu yolculuğa birlikte başladığımız birçok arkadaşımız rahmetli oldu, göçtü gitti bu alemden… VE devlet kurumları, milletindir kimsenin tapulu mülkü değildir… Özellikle devlet üniversitelerinde çalışan akademisyenler de maaşını kamu bütçesinden alırlar ve kamu adına iş yaparlar…
Kadim insanlık kültürüdür ve bizim kültürümüzün de temel değerlerindendir: İnsan bilgi sahibi oldukça “bilmediğinin ne kadar çok olduğunu” görerek tevazu sahibi olur, kibir ve gurur bataklığına gömülmez…
***
Daldan dala atlıyorum ama...
Evet ne yazık ki; Nadir de olsa bazı akademisyenlerin, akademik birimlerde herhangi bir konumu elde etmek için yapmadıkları kalmıyor… Çarşaf çarşaf gazetelere bile yansıyor…
Kendi kirli amaçları için, “her alanlarda erdem tüccarlığı” ambalajlarıyla ortalığı ayağa kaldırıyorlar, yazdıkları çamur senaryolarda Stockholm sendromluları kullanıyorlar… Adam “profesör” olmuş, her fırsatta öbür profesöre (hocasına) küfrediyor, beddua ediyor, demediğini bırakmıyor. Sonra kendince bakıyor ki, tekrar bu küfrettiği adamın mevsimi geliyor. Hiçbir sorun yokmuş gibi gidip kucağına oturuyor (çok özür diliyorum) ve beraber proceler yapıyorlar, kol kola geziyorlar.

Adam profesör olmuş, iki sözcüğü bir araya getirip bir cümle kuramıyor; akşama kadar selam verdiği herkese kelimenin tam anlamıyla "ürün pazarlıyor, ticaret yapıyor", ama profesör...

Ah, bir aynaya baksalar… Herşeyden önce “devletin verdiği maaşı hak etmemek” kadar büyük bir ahlaksızlık, büyük bir vebal var mı?
“Milletin emanet ettiği öğrenciyi yetiştirme kaygısı gütmek” yerine öğrenciyi “ticari bir meta” olarak görmek nasıl akademisyenlik olabilir? Canlarını sıkan, önlerinde engel olarak gördükleri meslektaşlarını kategorize etmek, iftira atmak tam da PKK’nın, FETÖ’nün ve diğer Türkiye düşmanı çetelerin işi değil midir?
Akademisyenliğiyle, örnek duruşuyla var olmanın eşsiz güzelliği varken, entrikacılıkla kendini ve çevresini yoran bir insan (!) olmak, kendi hayatını da Cehenneme çevirmek anlaşılabilir bir şey değil…
***
“Akademi” yani “üniversite” toplumların/ülkelerin lokomotifidir…
Üniversiteler araştırmanın, erdemin, emeğin, adaletin, nesnelliğin, gelişmenin, yenilikçiliğin, üretkenliğin, özgür ve eleştirel düşüncenin mekanıdır…
Ülkenin akademik kadrosu ne kadar üretken, nesnel ve nitelikli ise, ülkenin sorunlarına çözüm üretebilmesi de o kadar kolaylaşır!
***
Türkiye artık akademik dünyayı da sorgulamak ve akademik çevreyle de yüzleşmek zorunda… Sadece fetö gibi terör yapılarıyla değil, işini yapmayan asalak akademik çetelerle de yüzleşmek durumunda...
Yirmi yıl, otuz yıl bölüm başkanlığı, anabilim dalı başkanlığı ve hatta dekanlık vb görevleri yapanlara kimse sormuyor, “ne ürettin, ne yazdın, kaç kişi yetiştirdin, ulusal ve uluslararası hangi akademik performansı sağladın?”
Evrensel ölçütlerde akademisyenlik mi, klasik Şark kurnazlığı ve çıkar işbirlikleriyle toplumu aldatmak mı?
Öğrenciyi ve akademisyenleri “ticari meta” olarak kullanmak mı?
Akademisyenlerin öğrenciye “ne verdiği” mutlaka araştırılmalı, nesnel performans kriterleri getirilmelidir…
Ömür boyu akademisyenlik yapan, işgal ettiği konumu yalnızca ticari amaçları için kullanan çok sayıda tüccar akademisyen olduğunun sanırım herkes farkında… “Hanedanlık” durumları da oldukça yaygın. Üniversitelerin farklı birimlerinde sınavlarını hakkıyla geçerek “akraba” olarak çalışmak elbette herkesin Anayasal hakkıdır, kimse bir şey diyemez. Ama aynı alanda “hukuki” olmasa bile “etik” sorunlar ortaya çıkabiliyor… Mesela aynı soy ismi taşıyan iki akademisyenin (karı-koca), üç kişilik veya beş kişilik jüride ikisi birden yer alırsa ne olacak? Yükseklisans veya doktora sınavlarında böyle bir durumun olması durumunda, hangi nesnellikten söz edilebilir? Hukuki olan, etik midir?
YÖK bu tür durumları da etik yönetmeliğine dahil etmeli bence…
***
Nesnellikle, bilimin ve etik değerlerin ışığında ve kamuoyunun önünde “adıyla ve sanıyla”  var olan; etrafına Stockholm sendromluları toplayarak, şantajla montajla, düzmece vaadlerle insanların emeklerini çalmayan;
Yalnızca öğrencisine, topluma, ülkeye ve insanlığa birşeyler verebilme derdinde olan; ülkesinin temel değerlerini ülkü edinmiş akademisyenlere ihtiyacı var bu ülkenin…
Ülkesine, yöneticisine, politikacısına, kanuna ve nizama, cari hukuk sistemine “menfaat” için değil, “öyle olması gerektiği için”, "demokratik yurttaşlık" nosyonuyla ve “yurttaşlık görevi” gereği saygı gösteren, hukukun üstünlüğüne inanmış bilim adamlarına ihtiyacı var bu ülkenin…
Her devrin ispiyoncusu, iftiracısı, karanlık ismi olmayan, “sahici” akademisyenlerin sayısının artması gerekiyor…
Atatürk’ün “Vatanını en çok seven, işini en iyi yapandır” sözünü rehber edinen akademisyenler oldukça fazla…
İşini liyakatle yapan bütün meslektaşlarımı yukarıda saydığım patolojik hallerden tenzih ediyorum.
***
Kendime gelince…
"İlim kendin bilmektir" sırrınca düşe kalka ilerlediğim akademik güzergahta kendimi anlamaya, evrendeki koordinatlarımı keşfetmeye çaba gösteriyorum. Milyarlarca insan döküldü mezarlıklara, milyarlarcası daha dökülecek. "Baki kalan şu kubbede", birilerinin yüzünde bir tebessümün, güzel bir anının, insanlığa dair izlerin sebebi olabilmek... Ah, ihtiyar dünyaya bırakabileceğimiz, en önemli öykümüz olacak...
Hatalarımdan arınarak, var olmanın dayanılmaz güzelliğini keşif yolculuğuna devam etmek istiyorum. Bana verilen bu yaşamı, bu yorgun ve talihsiz coğrafyada anlamladırmak istiyorum...
***
Alev Alatlı’nın deyimiyle “malumat istifçiliği” yerine, “Bana yapılmasını istemediğimi, başkalarına yapılsın istemiyorum. Ama karşılıklılık istiyorum. Kötülüğü iyilikle karşılamak istemiyorum, çünkü o zaman iyiye vereceğim şey kalmıyor. İyiliği iyilik, kötülüğü adalet karşılasın istiyorum. Bayağılığı değil, yüceliği ululamak istiyorum.”

“Eleştirdiğim şeyleri” yapmamak için özen gösteriyorum… Bütün mücadelemi kaybedebilirim. Zira hiçbir zaman iblisin yöntemlerini kullanmadım.
Ancak, her bir gün dünya hayatından geri sayım olduğuna göre, dünyadaki her türlü makamı, mevkiyi, mahkemeyi aldatabilenlerin Allahın mahkemesini aldatamayacağına olan inancım tamdır. 
İşte o mahkeme her yeni gün daha yakın… Orada mahcup olmamak için çırpınıyorum…
Eğer eleştirdiklerimi kendim yaparsam da, herkesin eleştirisine ve uyarısına açığım…

Ama; Uygarca ve saygı dolu bir iletişim ve etkileşimle…